Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

TÜRK TARAFI ISRARLA ÇÖZÜM İSTEDİĞİ İÇİN AVANTAJLI KONUMDADIR (BU AVANTAJ İŞE YARAYACAK MIDIR?)

Siyasi süreçle ilgili dünkü yorumumu bitirirken “kısaca zaman ilerledikçe sorunlar ve konular ortaya çıkmaya başladı”  demiştim… 
Ortaya çıkan konulardan birisi ve galiba asıl üzerinde durulması gereken,  Rum tarafı ile Türk tarafının müzakerelere farklı gözlüklerle bakmalarıdır! 
Kısaca Türk tarafı görüşmeler başlayalı beridir iyimser ve umutlu,  Rum tarafı ise  “kötümser”  olduğunu yansıtmıyorsa da  “temkinli!”
Tabii ki öyle olacaktı…  Çünkü çözümü isteyen,  ille de çözüm olsun diye müzakereleri başlatmak için büyük çaba harcayan Türk tarafı olmuştur…  Rum liderliği ise  “mademki çözümü bu kadar istiyorsun şu halde şartımı kabul etmelisin”  demiş ve bir gün başımıza büyük işler açacak olan şu   “Tek Egemenlik”  konusunu  müzakerelerin  “olmazsa olmazı”  haline getirmiştir…
İKİ TARAF DA BU BAŞLIĞIN ALTINI DOLDURACAKLAR:  İşte   süreçle  ilgili,  “yavaştan yavaştan   Vehbi’nin kerrakesi anlaşılıyor”  dediğimiz,  Rum’un bu başlığın altını nasıl doldurmak istediğini öğrenmeye başlamamızdandır…  Toparlayacak olursak.
BİR:  Rum tarafı bu aşamada  “yönetim,  mülkiyet,  nüfus” birbiri içine sokarak harmanlamıştır…
İKİ:  “Yönetim” başlığı altında görüşmeler sürdürülürken Türk tarafına  “ancak nüfusun ve  mülkiyetin  oranında hakka sahipsin” demeye başlamıştır.
ÜÇ:  Bunun için de hem Rum Liderliği  hem de kilise olarak baskılarını artırmıştır.
DÖRT:  Nasılsa  “tek egemenlik ve tek uluslararası temsiliyet”  konusunda mutabakata varıldığına inanan  Rum tarafı,   Kuzey’in ne kadar egemen olacağını ancak toprak konusunun açığa çıkması  ve isteyen Rumların  yeniden mülklerine dönmeleri sonunda oluşacak siyasi ve fiziki duruma göre müzakere etmek eğilimine girmiştir…
BEŞ:  Müzakereleri terk etmek hakkını elinde saklı tutmak için  daha başında Türkiye’nin garantisinin kabul edilemez olduğunu  açıklamış,  bu konuda ısrarcı konumuna geçmiştir…    
“DERVİŞİN FİKRİ NEYSE ZİKRİ DE  ODUR.”  Tabii Rum tarafı,  haşa,  elbette ki derviş değildir.   Fakat daha müzakerelerin başında ortaya koyduğu ve sürdürmeye çalıştığı politikaya baktıkta anlıyoruz ki  bu kez Rum  “kaybettiklerini  kazanmak”  üzerine oynuyor…
Bunlar  “ada egemenliğidir,  topraktır.”  Kaldı ki müzakerelere  “tanınmış devlet”  olarak başladığı için,  “tek egemen ve uluslar arası temsiliyet”  konusunda bir sıkıntısı da yoktur…   O kadar yoktur ki AB üyeliğinin vetosunu kullanarak,   “üyelik ilerlemesinde Türkiye’ye bile  engel olabilmektedir!”     
TÜRK TARAFI SADECE  “ÇÖZÜM İÇİN MASAYA OTURMUŞTUR.”   Doğrusu  Kıbrıs sorunuyla ilgili siyasi çevrelerle Amerika’dan gördüğü tek iltifat da  bu  “büyük ve iştahlı çözüm isteğidir.”  Yine de doğruya doğru takdir ve alkışlar Kıbrıs Türk tarafı ile   Türkiye’dir…”
Nitekim bu çok olumlu kabul edilen tutumumuzdur ki bu kez  çözüm konusundaki baskılar Türk tarafına değil,  Rum tarafına yönelmektedir.  Bunun sonucu olarak da  “eğer Rum liderliği  müzakereleri çıkmaza sokarsa artık Kuzey’deki de-fakto  Türk devletini bağımsız ve egemen bir federal kanat olarak kabul etmekten başka çare  yoktur ve barış için en iyisi bu olacaktır”  açıklamaları daha sık işitilmeye başlanmıştır…  Bu konuda Rum’a verilen Mesajlar   “ayaklarını  denk al”   uyarısıdır…
Ne kadar etkili olacaktır bilmiyoruz ama  müzakerelerin zor geçeceğini hele çözüme varmanın daha zor olacağını biliyoruz…         

**********        

“BİZ VE ONLAR –  (TÜRKLER VE RUMLAR…)
Bir süre önce akşamüzeri bir arkadaş grubu ile Mağusa Limanı’ndaki kahvehanede oturuyoruz…  Baktım beş altı kişiden oluşan iki Rum ailesi hemen yanımızda durmuşlar,  Rumca hal hatır soruyorlar… Aramızda iyi Rumca bilen arkadaşlar var, onlarla konuşuyorlar derken birisi bir boş sandalyeyi çekip yanımıza oturuvermiş.  Diğerlerine de hemen  sandalyeler getirilmiş…  1974’ten önce Dillirga bölgesindeki köylerdenmişler ama şimdilerde Limasol’da ikamet ediyorlarmış…  Sormamıza bile gerek kalmadan konuşup anlatıyorlar…  Hatta rakı ısmarlamışlar yudumluyorlar…   Bir samimiyet bir sıcaklılık…   Sanırsınız kapı komşularıyız!
VE DÜŞÜNÜYORUM:  Şu sıralarda bile Rum tarafına geçen kaç Türk ailesi bu kadar  “rahat”  hareket edebilir?  Her hangi bir kahvehanede bir Rum topluluğunun masasına müsaade isteme gereğini bile duymadan oturabilir?  Kırk yıllık dostlar gibi şu veya bu içeceğini ısmarlayabilir,  böylesi samimi davranışlarda bulunabilir ki   “kabul görsün?”        Aksine itiraf edelim:  Güney’e her geçtiğinizde az biraz tedirginlik duymaz mısınız? Birileri Türk olduğumuzu anlarsa acaba bize laf atacak mı diyerek iyicene kendi içinize kapanmaz mısınız? 
MASAL ANLATMIYORUM:  Türk halkının geçmişteki onca Rum zulmüne,  kıyımına,  yarattığı kanlı olaylara karşın ne kadar bağışlayıcı ve düşmanlıktan uzak olduğunun somut örneğini veriyorum.  Basit ama canlı bir örnek…  Ve ekliyorum:  Biz bu adada Rum’un düşmanı olmadık.  Rum bizim düşmanımız oldu…
Şimdi durumlar değişti mi?  Artık dost muyuz?  Ne mümkün!  Olaylar olanlar,   müzakereler,   ambargolar ortada…  İspat mı ister?            

  **********
   GELELİM ŞU EĞİTİM ŞURASINA: 
    Üzerinden  günler geçti ama ateşi sönmedi.  Çünkü sürekli üfürüyorlar!   Şurada alınan kararların büyük ekseriyetle alındığını,  aralarında akademisyenlerin bulunduğu 166 kişinin 400 civarında karar ürettiğini, Eğitim Bakanlığı’nın bunları göz ardı etmeyip uygulamaya sokması gerektiğini  ısrarla savunuyorlar…
Buna karşın o Şura’da alınan 400 karardan halkın bildiği  sadece şu üç beşi oluyor,  ötekiler cim karnında bir nokta esamesinde kalıyor.  “Andımızın”  kaldırılması,  tarih kitapların değiştirilerek “barış kitapları”  haline getirilmesi,  ilkokullardan başlayarak Rumcanın zorunlu ders olması,  okullara dayalı yönetim anlayışının gelmesi… Falan…
  AÇILIMINI YAPMADAN SORAYIM.   Rakip uluslar   (düşman demiyorum)  birbirlerine üstünlük sağlamak  için ne yaparlar?  Karşı tarafın  “ekonomisini  kendi ekonomilerine bağımlı kılarlar,  askeri gücünü basite indirgerler,  dostluk gösterilerinde gelenek göreneklerini yozlaştırırlar,  vesaire…  En önemlisi  “özünü”  yani içini boşaltırlar!  Ruhunu karartırlar!  Tarihi ve  gelenekselliklerini törpülerler!  “Tüm ulusal değerleri yozlaştırıp içi boş ve kof bir zombi yaratırlar!
Amaca ulaşıldıkta öylesi halkları idare etmek de sömürmek de çok kolay olur… Bereket versin Rum bu  “politikayı”  hiç beceremedi!  Ada egemenliği ile Türk düşmanlığı beyninde o kadar koyulaştı ki  seller gibi taştı,   kan olarak aktı! 
ŞİMDİ ŞURA KARARLARINA BİR DAHA BAKALIM.  Rum halkının istediği Türk işte şu yukarıda  anlattığım  “içi boş” Türk’tür!          Türkçe’yi daha öğrenmeden Rumca’yı öğrenmek zorunda bırakılmak istenen  Türk…
Barış adına tarihini okuyup öğrenmekten vazgeçmesi istenen  Türk!
İçinde Türk kelimesi olduğu için  “andını”  okumaması gereken Türk! 
“İlahiyat”  dini çağrıştırdığından okulunun kapatılması istenen Türk.
İdeolojik kafaları okul yönetimleri haline getirerek dillerden silip yok edilecek  kelimesi ile Türk!  
Tüm bunlara  “çözüm öncesi barış ve güven artırıcı tedbirler bile diyorlar!”  Yani Rum liderliğini memnun etme operasyonu!  Pekala ya çözüm sonrasında “içi boşaltılmış Türk gençliğinin”  zaten tek egemenliğini üzerimize sermiş Rum halkı karşısında hangi  varlık iddiası kalacaktır ki?
BUNLARA KARŞIN BİR TEKLİFİMİZ VAR:   Şura kararları ile KKTC’nin Eğitim sistemini değiştirmeden önce, gidin Güney’e benzeri tüm kararların Rum okullarında da uygulanmasını sağlayacak bir deklarasyona imza atın, bu büyük başarınızdan dolayı önünüzde saygı ile eğilelim…
Tabi asla ve kata başaramazsınız!  O zaman bırakın da zaten gitgide yaz boz tahtası haline gelmiş şu elimizdeki eğitimi de  iğdiş edip tekmilinden işe yaramaz hale sokmayalım…     

        **********
    KISACA TAKILDIĞIMIZ 

Diyor ki Başbakan Yorgancıoğlu,  “Dışişleri Bakanı Nami’nin gittiği yerlere hemen ardından Kudret Özersay da gidiyor.  Bu yanlıştır!”
Allah Allah, nesi yanlıştır?  Birisi gidip temaslarda bulunuyor,  hemen ardından diğeri gidip öncesindeki temasları pekiştiriyor.  Kısaca ilişkilere hem işlerlik hem de katkı koyuyor… Yani Sn.  Yorgancıoğlu olayı bir de bu açıdan değerlendirse  siyasi yönden zenginliğimiz ve cevalliyetimiz olarak kabul etse  kıymet mi kopar?