“Doğrusu” ispatlanana kadar “mevcudu” doğrudur! Nitekim ne zaman Kıbrıs siyasi sorununu konuşup tartışmak zorunda kalsam bu “saplantı” ile hareket ederim. Başından beridir de çözüm için müzakere masasına konmuş siyasi sorunun Türk tezleri açısından yanlış olduğunu, dış dünyaya şirin gözükmek için kabullenildiğini savunuyorum. Buna “bir” diyorum.
İkinci saplantımı şöyle anlatıyorum: “Ulusal davalarda ayrı gayrı görüşler olmaz.” KKTC için tek bir çözüm şekli vardır. O çözüm şekli tüm Kıbrıs Türk halkı tarafından saptanır, ilkeleşir, savunulur!” Hiç mi pazarlığı olmaz? Elbet olur. Mesela: “İki bölgeli iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı Türkiye’nin güvencesini içeren bir çözüm” dersiniz…” Bu ilkesel çözüm modelini Tüm KKTC’nin siyasi yol haritası olarak benimsersiniz… Sonra ne yaparsanız ama? Masaya oturup Anastasiadis’in “tek devlete dayalı, tek kimlikli, tek uluslararası temsiliyeti içeren” çözüm şeklini müzakere edersiniz! Ve tabi ki çözüm yerine anlaşmazlığı, uzlaşma yerine kavgayı davet edersiz.
NEREDEN ÇIKTIYDI BİRLEŞİK KIBRIS EFKÂRI? “Halklar kardeştir” diyerek yola çıkan genç jenerasyonlarımızın dillerine pelesenkti! Onlar Türkiye’nin 1970’ler kuşağıydılar! Sol olmayı Amerikan düşmanlığı ile ambalajlayıp, Rusya’yı kurtarıcı sanan zihniyet! Che Guevara aşkı ile sarmalı! Dillerde Nazım Hikmet’ten dizeler, Ruhi Su’dan türküler! “Devrimler” ve “globalizm…”
BABALARIMIZ EVLATLARINI ÇOK SEVDİLERDİ: Hâlâ öyledirler. Okuyup adam olan çocuklarının arkasında gururla yürürlerken, artık Kıbrıs siyası sorunu ne rahmetlik Dr. Küçük’ün ne de rahmetlik Denktaş’la arkadaşlarının “Anavatan-Yavruvatan” başlıklı “ulusal davaları” değildi!
“Halkların kardeş” olduğu bir sanal alemde “Birleşik Kıbrıs”tı! Bu efkâr geçen yıllar içinde söndü yandı, büyüdü küçüldü, yaralandı berelendi ama yolundan sapmadı!
Nitekim tüm dünyada federasyonlar yıkılır, üniter devletlerin bile bünyelerinden yeni devletler doğarken, bir gün Kıbrıs’ta “Masaya” oturulurken, kılıfı çoktan uydurulmuş sloganı ile müzakerelerin başlığı “birleşik Kıbrıs”tı! Çünkü “asırlarca bir arada yaşayan bu iki halk neden yine birlikte yaşamasın” düşüncesi galebe çaldıydı!
Oysa tarih ve gerçekler parça körçe ediliyordu! Kaç kez denenen “birliktelik” deneyimleri kavgalı kanlı biterken “hadi bir kez daha deneyelim” deniyordu! Ve işte bunun sonucunda masaya bir kez daha “tek devlet”i tesis etmek için oturuluyordu! Bugün eğer gerçekler görülüp anlaşılmışsa, Türk tarafının müzakerelerdeki pozisyonu ile kendisine biçilen statü ortadır! Rum liderliği tarafından yönetilirken adadaki varlık hakkı en kabadayısından “muhtariyet” olarak biçimlendirilmek istenen bir türk halkı! Yani Rum’un adaya sereceği hükümranlığının “ekalliyetteki tabası!”
BUGÜNE KADAR BUNUN DOĞRU OLMADIĞINI KİMSE İSPAT EDEMEDİ! İşte bunu söylüyoruz! Hodri meydan diyoruz! O masada Globalistler de heyemalo çektiler, milliyetçiler de! Herkes Rum’un karşısında ve Masa başında boyunun ölçüsünü de aldı, Rum tarafınca kendisine biçilen yaşam hakkının ne kadar olduğunu da gördü! Bugün Koalisyon hükümetini oluşturan siyasi partiler de görüyorlar…
PEKALA NE YAPILSIN? Şuna inanıyorum. Eğer KKTC bir bütünsellik içinde istediği çözüm şeklini “tek ses, tek duyuru, tek ilke haline getirirse” Rum liderliği bu direnişe dayanamaz “çözüme varılacak yolları açar…”
**********
Kuş muyuz deve kuşu muyuz? (Önce kendimizi bilelim)
Çözülmedikleri için sorunlar kambur üzerine kambur olarak ulanıyor! Oysa Rum tarafındaki ekonomik kriz nedeniyle bizim çok daha rahat olmamız gerekirdi, beter olduk! Güney’i aratmayacak bir bunalım ortamının içine düştük! Tam bir kaos yaşanıyor. Dolayısıyla artık bu çelişkilere akıl fikirle ve sağlıklı bakamıyorum. Mesela:
Mesela diyorum: Güney Rum Yönetimi hem AB üyesi hem uluslararası tanınmış devlet kimliği ile maliyesi, ekonomisi ve uluslar arası yükümlülükleri ile sadece yetkili değil, sorumludur da. Ki o Devlet sorumluluğu ile hareket ederken sadece halkına değil, AB’ye de hesap vermek zorundadır… Nitekim ekonomik ve mali krize düştükten sonra o sorumluluklarını yerine getirmek için memurlarının maaşlarından kesinti yaptıydı. Tasarruf nedeniyle tedbirler aldıydı. Kısaca kemerleri sıktıydı… Arada Rum halkından batmış iş insanlarından protestolarla eylemler falan da gelmiş olsa Güney’deki Rum halkı bu krizi atlatmak için fedakârlık yapması gerektiğinin bilincine vardıydı…
KKTC’YE BAKALIM: Çözümsüzlükle tanınmamışlığımıza karşın iç gelirlerimiz vardır. TC’nin kredileri ve yardımları vardır. AB’den STÖ’lere yönelik bir miktar Euro akışı vardır. Hatta yeni öğreniyoruz İngiltere’den KKTC’ye akan hibe sterlinler vardır. KKTC’nin ise tüm bu para akışlarına karşın Rum tarafına nazirine tek bir mükellefiyeti vardır o da bu paraların “maaşlar, yatırımlar, teşvikler, yardımlar” gibi kalem kalem hesabını kitabını ve programları ile yasa ve sistemlerini oluşturup yurttaşlarına, sektörlerine, çalışanlarına falan “pay etmek” becerisini göstermek!
Bu çok ilkel ekonomik izahıma karşılık çok daha ayrıntılı olanını da koysanız ortaya, KKTC’nin tanınmamış devlet olarak işlevini, “para bir cebine girmekte öteki cebinden çıkmaktadır” izahından öte bir sistemle formüle edemezsiniz!
Oysa kıyametler de işte bu “bir cebe girip öteki cepten” çıkan para nedeniyle kopmaktadır! Tüm sektörler Devletin kapısına yığılmışlar “battık” demektedirler ve tabi ki “kurtulmak” için para istemektedirler!
Pekala devletin kasasından çıkıp maaşlara, teşviklere, yardımlara, satın alınanlara, borçlara, cari harcamalara vesselam her bir türlü giderler kalemine akıtılan paraya karşılık ayni kasaya kaç para girmektedir?
Nitekim TC’ye borç 7 buçuk milyar dolar bankalara da borç 3 buçuk milyar dolarmış! Yani “kendisi muhtacı bir dide, kaldı ki bu devlet başkasına himmet edecek!”
BUNA KARŞIN: İtiraf edelim: Kıbrıs Türk halkı olarak o Güney’deki halk bilincine sahip olamıyoruz! Hemen her gün bir yeni sorun icat edip sorumlular işaretlendikten sonra ellerimizi birbirlerimizin boğazlarına uzatıp canları çıkartana kadar sıkıyoruz!
Mesela DAÜ’den girip Lefke’den çıkıyoruz! Turizmden dem vurup nareciyeyi öne atıyoruz! Emekliler olarak 2010 yılındaki maaş kesintileri ödenmezse devlete dönüp “sandıkta hesaplaşacağız” diyerek tehditler savuruyoruz! Hayvancısı çiftçisi ile yollardayız! Kıb-Tek ise ödenmemiş borçlardan dolayı elektrikleri kesmekle iştigal ediyor!…
Tutun ki KKTC kaynıyor! Devinim büyük! Heyecan dorukta! “Aman ne güzel diyeceğiz” de “biri çıkıp bize bizim olmayan paraya karşılık bunca parasal ve ekonomik sorunu nasıl icat ettiğimizi” anlatsın ama?
Taşıma suyla dönmeyecek değirmeni döndürmek için kimin ne yaptığını, nasıl katkıda bulunduğunu izah etsin!
Yoksa bu hallerimizle “ekmek elden su gölden Cumhuriyetine” çıkmış lâkabımızı değiştirememek bir yana, bir gün “sıkacağımız canları” da isyan ettirirsek çok fena olacağız haberimiz ola!
**********
Kısaca takıldığım: (Özür dilerim! Meğer bu devlet işte böyle bir devletmiş!)
“Paradan” değil parasızlıktan söz ediyoruz! Alacaklarımızdan değil, vereceklerimizden söz ediyoruz. Kalkındığımızdan değil battığımızdan söz ediyoruz! Sektörlerimizin üretim ve kârlılığından değil, kısırlık ve iflaslarından söz ediyoruz! Devletin ayakları üzerinde durduğundan değil, uçan kuşa borcu olduğundan söz ediyoruz! VE ŞİMDİ DE NERDEN SÖZ EDİYORUZ? Başbakan Özkan Yorgancıoğlu müjdeler olsun dedi! “Birleştirilmiş Askerlik (değişiklik) Yasa Önerisi’nin yürürlüğe girmesi ve erken terhisle doğacak açığı gidermek için ücretli geçici askerlik kadrosu açma girişimlerimiz vardır!” Görümüz aydın! İşte size istediğinizden alâ yeni bir istihdam kapısı daha! Bir de tutturmuş “ah devletimiz, vah devletimiz” diyoruz. Kapısı ağlama duvarı olmuş diye üzülüyoruz. Borçlarını kim ödeyecek diye sümük çekiyoruz! Meğer bu devlet büyükmüş! Bir kapı kapansa on tanesini açarmış! Günü gelir askerliği ilga eder, sonra döner “münhal” ilan ederek isteyeni paralı asker bile yaparmış!” Zengin devlet vallahi!
































