Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Taşınmaz Mal Sorununun; Ekopolitik Rantiye Boyutu

mahmut kanber

Bölüm 2

Kıbrıs meselesinin mülkiyet başlığı, genellikle uluslararası hukuk metinlerinin soğuk koridorlarında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) teknik kararlarında veya karşılıklı mülkiyet hakları iddialarının yarattığı duygusal tarihsel anlatılarda hayat bulur. Ancak, mülkiyet meselesini sadece bireysel hak arayışı veya geçmişin tasfiyesi olarak okumak, adadaki güncel güç dinamiklerini ıskalamak anlamına gelir. Yapısal bir perspektifle adanın her iki yanındaki sosyo-ekonomik gelişmeler incelendiğinde; mülkiyetin çoktan hukuki bir uyuşmazlık sahası olmaktan çıkıp, bizzat çözümsüzlüğün kendisini finanse eden ve statükoyu tahkim eden devasa bir ekopolitik sektöredönüştüğü görülmektedir.

Bu dönüşüm, mülkiyeti çözümün bir parçası olmaktan çıkarıp, çözümün önündeki en dirençli yapısal bariyer haline getirmektedir. Zira toprak, artık bir aidiyet unsuru olmanın ötesine geçerek, belirsizlikten beslenen bir rantiye ekonomisinin hammaddesi haline gelmiştir. Bu durum, mülkiyeti sadece çözülmesi gereken bir “sorun” değil, sürdürülmesi gereken bir “gelir kapısı” olarak kurgulayan yeni güç odakları yaratmıştır. Bu analizde, mülkiyet meselesinin nasıl bir rantiye savaşına evrildiği, “gri alanların” nasıl sermayeye tahvil edildiği ve bu ekonomik döngünün barış iradesini nasıl rehin alarak çözümü imkansızlaştıran bir enstrümana dönüştüğü tartışmaya açılmaktadır. Mülkiyet, artık bir uzlaşı başlığı değil; mülkiyet üzerinden yaratılan suni refahın ve siyasal kontrolün devamı için kurgulanan bir statüko sigortasıdır.

Kuzey’deki İnşaat Patlaması; Belirsizliğin Sermayeye Dönüşümü

Kuzey Kıbrıs’ta mülkiyet rejimi, 1974 sonrası dönemde bir toplumsal meşruiyet ve sadakat aracı olarak kurgulanmıştı. Ancak özellikle 2000’li yılların başındaki Annan Planı süreciyle birlikte bu yapı, yerini kontrolsüz bir inşaat ve emlak sektörü büyümesine bıraktı. Buradaki paradoks şudur.Mülkiyetin hukuki olarak “çözülmemiş” olması, uluslararası piyasalarda bir risk teşkil etmesi gerekirken; bu belirsizlik, yüksek kar marjlı bir spekülasyon sahası yaratmıştır.

İnşaat sektörü, Kuzey ekonomisinin lokomotifi haline gelirken, beraberinde bu ranttan beslenen geniş bir aktör ağı doğurmuştur. Bankacılık sisteminden yerel tedarikçilere, siyasetin finansmanından emlak komisyoncularına kadar uzanan bu ağ, mevcut “belirsizliği” nakde çevirmektedir. Bir çözüm durumunda mülkiyetin uluslararası hukuk normlarına dönmesi, bu denetimsiz rantın sona ermesi ve muhtemel iade/tazminat süreçlerinin başlaması anlamına gelecektir. Bu nedenle, inşaat sermayesi ve onun siyasal izdüşümleri için çözümsüzlük, sürdürülebilir bir kar modelidir. Mülkiyet sorunu, çözülmesi gereken bir düğümden ziyade, üzerine inşaat yapılan bir temel haline gelmiştir.

Güney’deki Tazminat Yönetimi ve Sessiz Statüko

Meselenin güney yarısında mülkiyet, “iade” retoriği üzerinden diplomatik bir sermaye olarak kullanılsa da, madalyonun ekonomik yüzünde farklı bir direnç mekanizması işlemektedir. Güney Kıbrıs ekonomisi, yıllar içinde mülkiyet kaybı yaşayan vatandaşlarını sosyal yardım ve tazminat mekanizmalarıyla sisteme eklemlemiştir. Ancak olası bir çözümde ortaya çıkacak olan devasa tazminat yükümlülüğü ve kuzeydeki mülklerin iadesiyle yaşanacak gayrimenkul arzı artışı, Güney’deki mevcut mülk değerlerini sarsma riski taşımaktadır.

Güney’deki bazı çıkar grupları için mülkiyet sorununun “çözülmeden kalması”, mevcut mülk değerlerinin korunması ve tazminat taleplerinin uluslararası platformlarda bir koz olarak tutulması açısından daha güvenli bir limandır. Bu durum, her iki tarafta da mülkiyet üzerinden geçinen bir “statüko lobisi”yaratmaktadır. Barışın getireceği “hukuki kesinlik”, spekülatif kazançların ve politik rantın sonu demektir.

Sosyal Tahribat; Toprağa Yabancılaşma ve Barışın İmkansızlığı

Ekonomik asimetrinin yarattığı bu rantiye savaşı, en büyük tahribatı toplumsal zeminde yapmaktadır. Barışın inşası için toprağın bir “vatan” ve “ortak yaşam alanı” olarak görülmesi gerekirken, mülkiyetin metalaşması toprağı sadece bir “borsa kağıdı” seviyesine indirgemiştir.

Genç kuşaklar için mülkiyet artık dedelerinden nenelerinden kalan bir hatıra değil, içinden çıkamadıkları bir konut krizidir. Kuzey’deki yabancılara yönelik konut satışları ve artan fiyatlar, yerel halkı mülksüzleştirirken; mülkiyet üzerinden zenginleşen dar bir zümre ile barışın getireceği hukuki düzenden korkan geniş kitleler arasında bir kutuplaşma yaratmaktadır. Toprak üzerinden kurulan bu adaletsiz ekonomik yapı, barışın üzerinde yükseleceği “toplumsal sözleşmeyi” daha doğmadan sakatlamaktadır.

Rant Bariyerini Aşmadan Barış Mümkün mü?

Sonuç olarak; taşınmaz mal sorunu, Kıbrıs’ta duygusal bir aidiyet meselesi olmaktan çıkıp, çözümsüzlüğü finanse eden bir ekonomik prangaya dönüşmüştür. Para birimlerinin yarattığı makroekonomik uçurumu, toprağın yarattığı bu mikro rantiye savaşıyla birlikte okuduğumuzda, siyasi iradenin neden bu kadar zayıf kaldığı daha net anlaşılmaktadır.

Eğer mülkiyet rejimi bir kazanç kapısı olmaktan çıkarılıp, şeffaf ve hukuki bir zemine oturtulamazsa; sağlanacak herhangi bir siyasi uzlaşı, mülkiyet üzerinden doğacak ekonomik kaos nedeniyle kısa sürede çökmeye mahkümdur. Barışın inşası, mülkiyet rantının tasfiyesi ve toprağın yeniden “ortak refah” unsuru olarak tanımlanmasıyla mümkündür.

Ancak ekonomik ayrışma ve rant kavgası sadece adanın toprağıyla sınırlı değildir. Adanın çevresini saran sular da bugün benzer bir güç savaşının merkezindedir. Serimin bir sonraki yazısında, doğal gaz yataklarının barış için bir fırsat mı yoksa yeni bir gerilim kaynağı mı olduğunu inceleyeceğiz.“Enerji Denklemi: Hidrokarbon Kaynakları Çözüm İçin Bir Köprü mü, Yoksa Duvar mı?”

Mahmut Kanber