KıbrısManşetRöportaj

“Taş anıtların zamanı geçti. Şehide saygının yolu taş dikmek değil…”


Nezire GÜRKAN

Prof. Dr. Fatih Rıfkı, bir mimar, şehirci. Yaklaşık 35 yıldan beri yurt dışında, Amerika’da. Hatta kesintilerle 50 yıl. Adada da çalıştı, Lefkoşa İmar Planı’nda görev aldı, birçok projeye imza attı ama kariyerini akademisyen olarak büyük oranda yurt dışında yaptı. Halen Amerika’da, Montana bölgesinde, aynı adı taşıyan üniversitede. Ama adayla bağını hiç kesmeyenlerden. Kök Lefkoşalı, Lefkoşa tutkunu. Sürekli gelip gidiyor, hatta gelecek yıl emekliye çıkınca yılın yarısını adada geçirmeyi planlıyor. Dünyayla birlikte, her gelişinde adayı da karış karış geziyor, memleket meselelerine kafa yoruyor. “Neden bu kadar taş anıt var! Saygının, anmanın yolu taş değil, hikâyelerdir. Dünyada örnek çok” diyor örneğin. Ve tutkun olduğu Lefkoşa’nın yaşadığı hızlı değişimi de yakından izliyor, “Keşke Mağusa ve Baf kapıları da açılsa” diye ekleyerek.

Kısa bir tatil için adada bulunan Prof. Fatih Rıfkı ile Lefkoşa Celaliye Sokak’ta yeni açılan Nicosia Eagle Eye Butik Otel’de buluştuk röportaj için. Uzun yıllar yurt dışında yaşamasının etkisiyle Türkçesinin zayıf olabileceğini düşündüm ama değilmiş. “Çocuklarımızı Amerika’da büyüttük, mesleki kariyerimi yurt dışında yaptım ama buradan hiç kopmadık. Sürekli gidip geldik. Evde hep Türkçe konuştuk” diyor.

4 ilkokul, 3 lise, 2 üniversite…

Eski genel hastane yakınlarında, Alaybey Sokak’ta geçmiş çocukluğu. Anne İlkokul öğretmeni Sevim Rıfkı, baba sosyal yardım dairesi müdürlerinden Ahmet Rıfkı. 1953 doğumlu. Hatta adını, İstanbul’un fethinin 500. yıldönümü nedeniyle Fatih koymuşlar. Tek kardeşi Müge Hastürk.

Şimdilerde Has-Der’in kullanımındaki Ayasofya İlkokulu’ndan başlayarak 4 ayrı okulda okudu ilkokulu. Annenin görevi nedeniyle ikinci sınıfta Hamitköy İlkokulu’na gitmiş, ama anne-çocuk aynı okulda problemler çıkınca Köşklüçiftlik İlkokulu’na kaydedilmiş. Burada, sonradan şehit olarak adı okula verilen Tuncer öğretmenin öğrencisi olmuş. Ardından anne-babanın becayişi (tayin) nedeniyle Lefke’ye gitmişler. İlkokulu burada bitirmiş, lise bire kadar burada.

Okulda başarılı bir öğrenci olan Fatih Rıfkı, sınavla aldığı burs nedeniyle, lise 2’yi Amerika’da okumuş. Hasibe Şahoğlu ve Sait Avcı ile birlikte 3 kişi gitmişler o dönem burslu olarak Amerika’ya.

Dönüşte Lefkoşa Türk Lisesi’nde okumuş, buradan mezun. 1971’de. Bu dönem aynı zamanda herkes gibi zorunlu mücahitlik yılları. Gündüz okul, gece nöbet. “Unutulmaz günler, hâlâ canlı hatıralar” diyor o günler ve çocukluğunun geçtiği Lefkoşa için.

“Bastığım yerden ot çıkmaz misali”

İlkokul gibi üniversite hayatı da hep maceralı olmuş. “Bastığım yerden ot çıkmaz misali bir dizi aksilik, uğursuzluk” diyerek anlattı o günleri.

Liseyi bitirince Fulbright bursuna başvurmuş; hem Beyrut Amerikan Üniversitesi’ne, hem Amerika’ya burs kazanmış. Annenin de etkisiyle daha yakın olduğu için Beyrut’u tercih etmişler. Burada mimarlık okuyacak.

1974 savaşı çıktığında adaya gelmek için Beyrut’taki TC Büyükelçisi’nden yardım istemişler. Amaçları para bulup gelmek. Veysi Soyer, Sait Avcı, Hüseyin Bilgekul ile birlikte gitmişler büyükelçiye.  “3-4 Kıbrıslıya mı kaldı savaş” diyerek gülmüş büyükelçi ve ancak o yılın sonunda gelebilmiş adaya.

Beyrut’ta da savaş yılları. Her yerde bombaların patladığı, huzursuz bir ortam.  Savaş ortamından kaçmak için Ankara ODTÜ’ye (Ortadoğu Teknik Üniversitesi) başvurur, kabul alır ve 3. sınıfta Ankara’ya gider. “Beyrut’ta etnik çatışmalar vardı. Ankara’ya gittim, solcu/sağcı çatışması. Boykotlar, saldırılar” diyor. Ve bir gün ülkücüler sol görüşlü öğrencilere otobüs durağında saldırır, 6 öğrenci hayatını kaybeder. “Aynı duraktaydım. Gelen ilk otobüse bindik. Saldırıya uğrayanlar da hemen ardımızdan gelecek diğer otobüsü bekliyordu. Dakika farkıyla orada değildim…”

Yağmurdan kaçarken doluya tutulma misali, güvenlik kaygısıyla Ankara’dan da ayrılır ve yeniden Beyrut’t gider. Buradan mezun olur.

2 yıllığına gitti, 36 yıl kaldı

Mezun olup adaya dönünce, dönemin ünlü mimarlarından Ahmet Bahaeddin’in yanında çalışmaya başlar. Yıl 1978. Burada bir yıl çalışır ama “Çok şey öğrendim” diyor. Bir yılın sonunda, Bahaeddin’in de desteğiyle kendi ofisini kurar. Projeler çizer, binalar, evler yapar. Lefkoşa İmar Planı’nda görev alır. BM personeli olarak iki toplumlu bu projede çalışmanın çok tecrübe sağladığına inanıyor hâlâ. “O plânın gerekleri yerine getirilmiş olsaydı şimdi bambaşka bir Lefkoşa olurdu.”

Samanbahçe ile ilgili projenin ilk aşamalarında da görev alır.

1981 yılında eski yargıçlardan, bir dönem bakanlık da yapan Oktay Feridun’un kızı Hatice Feridun ile evlenir. Aynı yıl ilk oğlu Oktay doğar.

Bu arada yeni bir burs kazanır. Master bursu. 2 yıllık eğitim için 1983’te Amerika’ya gider. Eşi ve oğlu da 4 ay sonra Amerika’ya yanına giderler. İkinci oğlu Ahmet de orada doğar 1984’te.

İki yıllık master eğitimini 1.5 yılda tamamlayınca, geri kalan sürede ders vermeye başlar. Süre dolunca hocasının ısrarıyla biraz daha kalır. Ve o biraz uzar gider, bugüne kadar gelir. Üniversitede bölüm başkanı, dekan yardımcısı olur. Hocasının önerisiyle  2005’te de Dubai’de Amerikan Üniversitesi’nde dekan olur, 5 yıl burada kalır.

UKÜ’de de bir yıl ders verir bu arada, 2016-2017’de.

Şimdilerde Montana Üniversitesi’nde. İşine tutkun. “Eğitmenlik, öğretmenlik ruhumda var. Herhalde öğretmen çocuğu olmanın etkisi” diyor. “Gelecek yıl emekliye çıkacağım. Ama işimi bırakırsam sudan çıkmış balığa dönerim. Bu saatten sonra da mimarlık bürosu açmam. O nedenle yarı zamanlı, biraz orda, biraz burada akademisyenliğe devam edeceğim.”

Değişime ayak uyduramadık

Lefkoşa, ülke, insan nerden nereye geldi 50-60 yılda?

“Kentler, ülkeler de insanlar gibidir. Yaşarlar ve ölürler. Altın çağları ve dibe vurmaları var. Her şehrin mitolojisi (geçmişi), ideolojisi (yaşam tarzı), ütopyası (gelecek plânı) var. Lefkoşa’nın mitolojisi var, yaşam tarzı var, ütopyayı da plânlamak gerekir. Planlama yetmez, uygulamak gerekir. Değişim kaçınılmaz ama planlanabilir. Lefkoşa altın çağını 50-60 yıllar arasında yaşadı. Sonra geriye gidiş başladı. Çünkü 63 çatışmaları oldu. Göçler, enklavlar. Bir gecede, ani, hızlı oldu. Sonra 1974 ve en son da 2004. Hepsi milat bu tarihlerin. Ve bu süreçlerin ardından şehir oluruna bırakıldı. Ayak uyduramadık değişime. Plansız, programsız. Şimdilerde genç neslin öncülüğünde bir hareketlenme var, doğru bir hareketlenme.

Girne’de durum daha kötü. Turizm merkezi ütopya olarak belirlendi ama o kadar. Tanımlamada kaldık, uygulamaya geçemedik. Turizm merkezi olmanın kuralları, gerekleri var. Adım başı kocaman otellere gerek var mıydı mesela! Bunları planlayarak yaptıysak tamam, ama değil. Gelişmeler plansız, herkes istediği yerde istediğini yaptı. Böyle olunca yarın ne olacak bilemez insan. Gelecek riskli, belirsiz. Havuzlu ev yaparsınız, yan tarafa apartman dikilir! Şehircilikte böyle şey olmaz. Benim yaşadığım Amerika’da böyle bir riskim yok. Kurallar var ve insanlar o kurallara uymak zorunda.”

Dönüşüm olumlu ama temkinli olunmalı

Lefkoşa’da, özellikle Surlariçi’ndeki hızlı dönüşümü de yakından izlediğini anlatan Prof. Dr. Fatih Rıfkı, genç ve eğitimli girişimciler öncülüğünde kentin yeniden ayağa kalkmaya başladığına işaret etti. “Çok olumlu, hoş, bana büyük keyif veren bir durum. Yürünmez olan sokaklar, renkli gençlerle doldu. Eski, terkedilmiş binalar hayat buldu. Surlariçi çekim merkezi haline geldi. Ama dozu iyi ayarlanmalı, temkinli olunmalı. Her taraf otel, cafe olmaz. İstikrarlı yaşamaları için planlı açılmaları lazım. Ayrıca buralar 24 saat yaşamalı. Butik otel, cafe yanında makinist, tamirci, market, sanat galerisi de olmalı. İyi planlayıp doğru yönlendirmek gerekir.”

Baf ve Mağusa kapıları da açılmalı

Lokmacı ve diğer kapılar yanında Baf ve Mağusa kapılarının da açılmasının Lefkoşa’ya, ülkeye çok katkı yapacağını da söyleyen Prof. Rıfkı, “Çıkmaz sokaklar ölmeye mahkumdur” dedi.

Bu kapıların, 2003’te olduğu gibi toplumsal baskıyla açılabileceğini de ekledi.

Taş anıtlar geçmişte kaldı

Mimari olarak hangi düzeyde KKTC?

“İyi, kötü, güzel, çirkin göreceli şeyler. Böyle genelleme yapmak istemem. Sadece şunu söyleyim; mimar yoktan var eder. Var ederken olabildiğinde en iyiyi yapmak için kültür, yorumlama gerekir. Her şeyi yeniden keşfetmeye de gerek yok. Dünyada, başka yerlerde yapılan uygulamalar var. Görüp algılama, yorumlama önemli.”

Mesela?

“Örneğin anıtlar var her yerde. Taş anıtlar. Bunlar artık eskide kaldı. Taş anıtların zamanı geçti. Taş dikerek hatıraya saygı gösterilmez. İnsanı, olayı taşla yaşatamazsınız. Hikâyesi olmalı. Amerika’da Vietnam’da ölenler için yapılan anıtta tek bir taş yok. İnişli, çıkışlı alan mezarı simgeliyor, hikâye var orda. İkiz kuleler yerine dikilen anıtta da taş yok…”

Negatif etki mi yaratıyor KKTC’deki anıtlar?

“Negatif değil ama pozitif etki yaratan yok. Dikkatimi çeken yok. Ben olsam şöyle, böyle yapardım demek istemem, ama ben olsam Kaymaklı şehitlerini çemberin ortasına yapmazdım. Hem trafik akışı, hem estetik bakımdan uygun değil.”

Bladaniso neden Balalan

Yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesinin de yanlış olduğunu vurguladı…

“İnsan gibi kent, köy de ismiyle yaşar. Beğenmediniz diye benim adımı değiştiremezsiniz. Bladaniso neden Balalan oldu örneğin! Arı kovanı da yok! Veya Çatoz neden Serdarlı olsun…”

 

 

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı