Geçen hafta yazdığım yazıda, ana muhalefet lideri Tufan Bey’in berberlerin dövizle çalışması meselesini tartışmaya açtığını hatırlatıp sizlerden de fikir beyan etmenizi rica etmiştim…
Bu arada, Türkiye’deki “normalleşme” gündemi de yoğunlaştı ve bu kavram etrafında birçok tartışma yapılır oldu.
Tüm bunların ışığında, aklıma gelenin tartışma kavramını incelemek olduğunu söyleyebilirim.
Bizler, umumiyetle tartışmaktan kaçınan insanlarız. (Dakika bir…) Aslında pek öyle durmuyoruz, değil mi? Yapımız gereği, çok hararetli, çok ateşli fikirlerin savunuculuğunu içtenlikle ve gayet net bir duruşla üstlenebiliyoruz… Dahası, tartışma adabından yoksun oluşumuzun üzerini de halk arasında “galat-ı meşhur” anlayışıyla doğurduğumuz safsatalarla rahatlıkla kapatabiliyoruz.
Tüm bunların arkasında, dünyanın gelişiminin gerisinde kalmak, onu yakalayamamak ve bunların doğurduğu hınç geliyor bence.
O nedenle ortalama bir Batılı, “üsluba” ve “yönteme” dikkat ediyor, hatta bunların nasıl kullanıldığında doğru bir noktaya varacağını tartışıyor da, biz lafı kestirip atmanın, hatta “laf sokmanın” yani karşı tarafı kendimizce “tuş etmenin” anlık ve eksik zevkinde kırkılıp duruyoruz.
Çünkü, kalkınmış ülkelerin “dokuz umdesi” olan temel insan haklarından ve hürriyetlerinden ve bir insanın temel davranışlarının nasıl olması gerektiğinden nasibimizi almış sayılmayız.
Bu nedenle toplumda hangi sınıfta, hangi konumda olursak olalım, ne kadar zengin ya da ne kadar fakir olursak olalım, az buçuk kültür sahibi, okumuş/yazmış/çizmiş insan kendini çok rahat belli ediyor, onun derdi de bu doğrultuda farklılık arz ediyor elbette…
Onlar arasında da kendine dönmeden, kendi gelişimini tamamlamadan “oldum” diyeni yok mu? Buna dayanıp “aydın depresyonlarına” girenler de gördük, kendini fasulya gibi nimetten sayıp “ben gidiyorum, ne haliniz varsa görün” diyenleri de… Oysa darda kaldığından, kendine alan açmak için terk-i diyar eylemekle bu patavatsızlık nasıl aynı potada değerlendirilebilir ki…
Ezcümle, tartışma toplumları ileri götürür. Her şeyi, amansızca ve gerektiğinde kendi yanılma payımızı da göz önüne alarak, dibine kadar tartışmalı ve tartıştırmalıyız. Sansürden korkmadan fikir beyan etmeli, kolaya kaçmamalı, temel mantık kurallarına riayet etmeli, “amaaan, ben bu sorunu çözdüm bile oğlum, ne tartışması” gibi abuk laflardan hararetle kaçınmalıyız.
Ancak bu sayede bir yerden bir yere gelebiliriz. Geldiğimiz nokta bizi bizden çıkarsa bile, hatta bizi hırpalasa dahi, bizim daha ileri bir konumda olduğumuzu gösterecektir.
Ve unutmayınız, “müsademe-i efkardan barika-i hakikat doğar”.
Bunu Marx söylediğinde adamı linç etmiştiniz, işte aynı kapıya çıktık.
NOT: Tüm okuyucularımızın bayramını en içten şekilde kutlarım.
































