Belki hiç birisi tarihin takvimlerine “1 Ağustos” diye kazınmamıştır. Ne önemi var. Onların her biri Kıbrıs Türk halkının adadaki var oluş sürecinin dönüm noktalarıdır.
1 Ağustos 1571’de Mağusa’nın Venedikliden sökülüp alınması ile başlar, TMT’nin Kuruluşu ile devam eder, kendi devlet varlığımızın güvencesini çakan “Güvenlik Kuvvetlerimizin” kuruluşunu simgeler…
Her üçü de bizim öz “bayramımızdırlar.” Ki daha sonra bu bayramlara KKTC’yi de ulayacak ve 15 Kasım 1983’te ilan ettiğimiz devletimizin sahibi mutlakı olarak bugünlere kadar gelecektik… Tabii hiç kolay olmadı!
Çünkü toprakların sadece fetihle sahiplenilmesi değildir vatan.
O topraklara kök salmaktır.
Yeşermek, büyümek, üremek, gelişmektir…
Yetmez ama: Asıl büyük olay o vatanda tutunmaktır.
Tutunmak ise toprağa akıtılan kanlar ötesi akıtılacak terleri gerektirir.
Bunun için de inanç, özveri, aidiyet duygusunda büyütülüp yaşatılacak yurt bilinci ister.
“Benimdir” diyebilecek yüreği, o yüreği besleyecek vatan sevgisi ile çalışmayı gerektirir.
FAKAT: Hiç kolay olmadı. Ne vatana sahiplik koymak ne de “bu topraklar bizimdir” demek!
İşte bugün bu “vatanı” oluşturan üç büyük olayın kutlamasını yapıyoruz. Ve dönüp dolanıp geliyoruz ayni konuya.
Devlet miyiz değil miyiz? Neden karar veremiyoruz?
“Devletsek” neden “bileşik Kıbrıs ahkâmlarında Rum tarafının üzerimize sereceği sultasının altında kalabileceğimiz çözüm planlarını tartışmak zorunda bırakılıyoruz?
Neden sürekli Rum tarafının isteklerini tatmin politikalarında müzakere üzerine müzakere masası kuruyoruz?
Neden suçlu sandalyesine oturtulup ödememiz gereken kefaretlerin pazarlığını yapıyoruz?
Neden Rum haklı, Türk haksız konumlarda oluyoruz?
Neden federal sistem altında Rum’un devletine Türk’ün katılımının hesaplarını yapıyoruz?
Neden dört yüz otuz üç yıldır kök saldığımız bu topraklarda 3 bin 500 kilometre karelik toprak parçasına bile Türk halkının sahipliğini çok görüyoruz?
YAZDIKLARIMIZ ÇOK MU HAMASET KOKULU OLDU? Olsun! İnsan vatanını sever. Kaldı ki inanıyorum. Tüm ayrı gayrı görüşler bile böylesi “vatan sevgisinden beslenir.” Çünkü tüm uğraşlar döner dolanır “kurtuluşa, barışa, istikrara” dayanır. Tek sorun çözüm yöntemleri ile anlayışından kaynaklanıyor! Kimilerimiz barışçı çözümü Rum’la birlikte sağlayabileceğimizi, kimilerimiz de Rum’un ancak Güney’deki komşumuz olarak kalabileceğini savunuyorlar!
Dikkat ama: Rum Kuzey için böylesi bir tartışmayı yapmıyor sadece “Kıbrıs adası benimdir” diyor!
Oysa bugün ben üç bayramımı kutluyorum. Üçü de en az Rum halkı kadar bu adada yaşam hakkım olduğunu çakan önemli bayramlar… Öyleyse hepimize kutlu olsun.
**********
TC KÖKENLİ İNSANLARIMIZ KABUK DEĞİŞTİRİYORLAR
KKTC’de ilk defa TC kökenliler ve her halde TC Pasaportu taşıyanlar 10 Ağustos’taki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanacaklar. TC Büyükelçiliğinden yapılan açıklamaya göre 90 bin seçmen vardır. Ne var ki bugüne kadar oylama için randevu alanlar 8 bin 240 seçmenmiş. (Çok az. Ki haberlere göre diğer ülkelerdeki Türkiyeli seçmenlerin katılımları da düşükmüş!)
Demek ki şu anda Kuzey’de oy kullanma hakkına sahip 90 bin kişi vardır. Ve aklımıza geliyor. KKTC’de 2006 nüfus sayımında 286 bin 257 kişi olarak belirlenmiştik.
2011 sayımında ise Kıbrıs doğumlular 160 bin 207, TC doğumlular ise 104 bin 641 olarak saptandıydı. Toplamı 264 bin 848 oluyordu. Yani nüfusumuz 2006’a göre 2011 azalmıştı!
Bugün TC Büyükelçiliğinden öğreniyoruz ki TC kimlikli 90 bin kişi var. Seçmen sayısı ile nüfusu saptamak mümkün değilse de tecrübelerle sabittir: “Seçmen sayısının bir katı aşağı yukarı nüfusu belirler. Bu durumda tutun ki şu anda KKTC’de en az TC kimlikli 180 bin insanımız vardır.
GETTOLARDAN ÇOKTAN ÇIKTILAR: Bu gettoların en büyüğü Mağusa’da idi. O kadar ki Mağusa ve Maraş’ta “ben Türk”üm diyen insan bulamazdınız. Kendilerini “Veyselliler, Antalyalılar, Leymosonlular, Baflılar, Erdemliler, Mersinliler, Adanalılar, Antalyalılar, Karakeşliler, Karadenizliler olarak tanıtırlardı.
TC den gelip mahalle mahalle Maraş’a yerleştirilen insanlarla Güney’den göç edenler uzun yıllar ayrı gayrı hayatların insanları oldular. Kuzey’deki bu göçmenler olayı başlı başına sosyolojik bir vakıadır. Üzerinde durulması ve araştırılması gerekir çünkü hâlâ gettolar devam etmektedir. Yani bu insanlar Kıbrıs Türk halkı ile yeterince entegre olamamışlardır.
Ne var ki son yıllarda kabuk değiştiriyorlar. Mesela: Artık Yeni yapılan apartman dairelerine taşınıyorlar.
İkinci el arabalar yanı sıra sıfır kilometre lüks arabalar satın alanlar çoğalıyorlar.
Sebze meyve toptancılığını ele geçirdiler, pazarlarda perakenteciliği de yapıyorlar.
Zanaatkârlar olarak türlü çeşitli meslekleri sürdürüyorlar.
İnşaat sektörünün her alanında yoğunluğunca çalışıyorlar.
Hemşire, öğretmen, polis, memur gibi devletin her kademesinde kamu görevlileri olarak yerlerini alıyorlar…
DEMEK İSTEDİĞİMİZ ŞUDUR: TC’li insanlarımız artık bu memleketin insanlarıdırlar ve yetişen gençleri ailelerinin ısrarına karşın Türkiye’den değil, KKTC’den kız almaktadırlar.
Kısaca 1974 sonrası TC’li sendromu artık yoktur. Buna karşın eğitim ile Kıbrıs’a özgü “modern toplum yapısına” intibak sorunları hâlâ devam ediyor! Bunların içinde öğrencilik dönemlerinde ortaya çıkan “disiplin” ile “çevreye” karşı duyarsızlıklarını kesinlikle üstesinden gelinmesi gereken sorunlar olarak ilgili Bakanlıkların ele alması gerekmektedir. Çünkü bu sorunları aşmadan TC’li insanlarımızla bu adada kaynaşmak çok uzun yılları alacaktır! Bu da sosyal yapı yönünden hem ekonomik hem de siyasi sorunlar doğurmaya devam edecektir…
**********
SALİH COŞAR’I VE KKTC’NİN COŞAR’LI DÖNEMLERİNİ UNUTMADIK
Salih Coşar’ı dünkü Havadis Gazetesi’nin sayfalarında Duygu Alan’ın sorularına cevap verirken gördüğümde sevindim. Çünkü kendileri ile Politika’ya atıldığı yıllardan beridir empatiye dayanan bir dostluk ilişkimiz vardır. “Azizim” diyerek başlayan sohbetlerimiz bazen Bakanlık yaptığı makamlarda, bazen yemeli içmeli akşamlarda, yılları yiyerek sürdüydü ki hâlâ söylüyorum:
Kıbrıs Türk halkı Salih Coşar gibi özverili politikacıların sayesinde var oldu. O mücadele yıllarını aşmak da çok zordu, “Yönetim olmak” da. Hele “Devlet” olduktan sonra tüm organları ile o devleti “yaratıp” işlevsel hale getirmek kolay değildi. Zannedersem UBP’nin başarılarından birisi bu olduydu ama ne yazık ki bu başarıda büyük emekleri geçen Salih Coşar’lar gibi ağır toplarını harcayarak “başlangıcın sorunu” getiremedi!
Bazen yazarım ya! Hani “şu telefondaki ses” derim. O seslerden birisi Salih Coşar’ındır. Zaman zaman telefon eder, uzun uzun konuşuruz. Daha çok o konuşur, anlatır… Maliye ve Eğitim Bakanlığı döneminde de öyleydi. “Azizim” derdi bana, “büyük düşüneceksin.” Bu iki kelimeyi hâlâ kullanırım çünkü büyük düşünmenin büyük sihrine inanırım.
Nitekim Coşar “eşel mobilin,” “metrik sistemin” “ilkokulların beş yıla indirilmesi” kararlarının sahibidir. Fakat asıl sahip olduğu “basireti” ise bir diğeri siyaseti her zaman bir “fazilet” olarak kişiliğinde ağırlığınca taşımasıdır.
Artı DAÜ’nün asıl kurucusu Coşar’dır. YÖK’ün İhsan Doğramacı’sı ile temaslarda bulunup temelini atmıştı. 1985’ e kadar Milli Eğitim Yasası yoktu. Onu çıkartmıştı. Öğretmenler Yasasını oluşturmuştu. Ardından 1979’da Enstitü Yasasını yapmıştı. Kısaca tüm “temel eğitim yasaları” Coşar’ın döneminde 1980’li yıllarda yapıldı. 1986’da Yine Coşar’ın girişimleri ile YÖK Başkanı ünlü İhsan Doğramacı’nın TC’den öğrenci göndermesiyle DAÜ resmen Üniversite olarak devreye girdiydi.
Şuna inanıyorum: Bu insanlarımızın bu memlekete eğer istenirse hâlâ verecekleri hizmetleri vardır.
Bunlar Kıbrıs Türk halkı bünyesinde yaşanan gerçeklerdir. Türkiye ile el ele çalışıldı mı ki Coşar ısrarla vurguluyor bu memleket ayağa kalkar…

Önceki Haber
Sonraki Haber

























