Güven Yaratıcı Önlemlerin müzakerelerin önüne konmasını, çözüme katkı koymaları açısından değerlendirmek tabi ki yanlış değildir. Nitekim “Gambari Süreci” olarak Talat ile Papadopulos arasında başlayan müzakerelerde asıl gözetilen iki halk arasında GYÖ’nün sağlanması idi.
Ne var ki Anastasiadis ile Eroğlu arasında başlayan müzakerelerin ana teması doğrudan çözüme yönelik arayışları içeriyordu. Nitekim başlığı da “tek egemenlik üzerinde kurulacak bir federal yapıydı.”
Pekala ne oldu da Anastasiadis akde vefasızlık ederek bizzat kendisinin istediği “kapsamlı görüşmeleri” bir kenara çekerek, yerine GYÖ’leri koydu? Pek çok nedeni vardır ama gözle görülüp elle tutulanları şunlardır:
Bir: Müzakereler sürecinde Türk tarafının Cumhurbaşkanının dönüşümlü olması ısrarı fena halde canını sıktı! İki: Kuzey’in kendi içinde kendi egemenlik iddiasını sürdürmekte ısrarlı davranmasını konfederal sisteme dönüş olasılığı tehlikesi olarak değerlendirdi!
ÜÇ: Annan Planı’nın üzerinde ödünler beklerken Türk tarafının 1004’te “planla” verdiği ödünlerin de gerisine düşmesi umudunu kırdı!
DÖRT: Müzakerelerde TC’ye karşı koz olarak kullanacağı hidrokarbonun AB’ye Türkiye üzerinden nakledilmesinden başka çarenin bulunmadığını anladığında hüsrana uğradı!
BEŞ: Büyük olasılıkla tarafların henüz nihai çözüme hazır olmadıklarını eğer çözüm olursa bu kez Kuzey’i tamamen yitireceğini anlamaya başladı!
ANASTASİADİS KISA SÜREDE MÜZAKERELERDEN SOĞUDU: Fakat masadan kalkacak hali de yoktu. Dolayısıyla Türk tarafında bazı çevrelerce de desteklendiğince bu kez siyasi rotayı GYÖ’lere çevirdi.
Önce Maraş’ın iadesini istedi. Kuzey’den de bu konuda destek buldu.
Ardından Türkiye’yi AB karşısında töhmet altına itti, “Ankara protokolünün” uygulanmasını istedi.
Mağusa Limanı’nın AB’ye ihracat için kullanılması teklifini getirdi.
Türk askerlerinden 5-10 bininin GYÖ’ler gösterisinde adadan ayrılmaları teklifinde bulundu.
Mobil telefon şebekelerinin 00375 koduna bağlanmasını önerdi.
GYÖ’ler için sendikalardan, Onarım ve İskan işleri ile AB’den üç yeni Komite kurulmasını talep etti.
Tabii araya Kuzey’e hangi konularda himmette bulunacağını da sıkıştırdı…
VE GİTTİ MÜZAKERELER, GELDİ GYÖ’LER! Kendimizi o kadar kaptırdık ki Anastasiadis rüyasında görse hayra yormazdı! Futbol Federasyonu’nun KOP bağlantılarından tutun da Roaming anlaşmalarına, şimdilerde Ara Bölge’de iki halklı Açık Pazar oluşumlarına varıncaya kadar ikili veya çoklu ilişkiler kuruluyor. Ve asıl olması gereken “müzakereler” gidiyor, yerine “bireylerin” yahut “örgütlerin” kendi aralarındaki anlaşmaları geliyor! Kısaca başta Cumhurbaşkanı olmak üzere siyasi hükümet bypass ediliyor!
GYÖ’lerin eğer “yararları ile kârlarını” görseydik zaten zaman zaman seslendirdiğimizce “ne mahzuru vardır” derdik! Oysa Anastasiadis’li Rum politikası o kadar açık ve net ki GYÖ’den sadece kuşku duyuyoruz!
**********
NEDEN HANGİ TAŞI KALDIRSAK ALTINDAN SİYASİLERLE İLGİLİ SORUNLAR ÇIKIYOR?
Geçen hafta “Ekonomi, Maliye, Bütçe Plan Komitesi Başkanı Birikim Özgür’ün Havadis Gazetesi’nin de manşetine çıkan çok iddialı ve bir o kadar suçlayıcı açıklaması vardı. (Ayrıntıları ile anlatsam Köşeme sığdıramayacağım için çok kısaca özetleyeyim.)
Meclis tatile girmeden önce Hürrem Tulga’lı Esnaf ve Zanaatkârlar odası, “Bilançoların Güncellenmesi ve Devletin Alacaklarının Hızlandırılması Yasa Tasarısının” çıkmasını beklerken, Eroğlu’nun tasarıyı iade etmesi sonucunda Meclisin Tatilden dönmesini beklemek zorunda kaldılar. Oysa diyor ki Tulga, “Esnaf, Meclis tatilinin bitmesini bekleyecek durumda değil. Haciz memurları her gün kapımızda.”
Ve tasarının Eroğlu tarafından iade edilmesine ne diyor Birikim Özgür? “…Cumhurbaşkanı tarafından Tasarının Meclise iade edilmesinin kökeninde bazı vergi yükümlülerinin ilgili tüm siyasi çevreler nezdinde yürüttüğü görüşmeler yatmaktadır…”
“…Bazı vergi yükümlüleri ile siyasiler arasında çarpık çıkar ilişkileri vardır…”
“…Cumhurbaşkanı devletin tespit ettiği vergi yükümlülükleri ile ilgili öngörülenden daha yüksek oranda bir indirim söz konusu olması gerektiği tespitini yapmaktadır…”
“…Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun yasayı iade ederek sergilediği yaklaşım, vergi yükümlülerinin yükümlülüklerini yerine getirmelerini teşvik etmeye dönük bir çabayı, abartılı beklentilerle ele alan ve bir devlet adamının beklenenin dışında bir ilişki biçimini tasvip ettiğinin ve bu doğrultuda hareket etiğinin bir göstergesidir. Cumhurbaşkanı kimleri koruyor?”
BAŞKA ÜLKELERDE YER YERİNDEN OYNARDI: Mesela Türkiye’de Erdoğan’a Meclis’teki bir Komite Başkanından böylesi ithamlar yöneltilmiş olsaydı Meydanlar inim inim inler, “bu söyleyen ispat etmezse müfteridir, yalancıdır, haindir” derdi!
Her hangi bir AB ülkesinde “memleketin Başkanı ile Vergi mükellefleri arasında bu tip ilişkiler söylentileri anında “yetkili ve sorumlularla hukuki mercileri ayağa kaldırır, olay didik didik edilirdi!”
Böylesi ithamlara maruz kalan “vergi mükellefleri” kendilerini şaibe ve töhmet altında hissederler, hakları için yasaları harekete geçirirlerdi.
Kaldı ki istifa mekanizmaları çalışır “haksız çıkar” sağlayan devlet kademelerine mensup kişiler istifa ederlerdi…
OYSA: Bizim gibisi ülkelerde kamu oyunun hem vicdanlarında hem de kafalarında şüpheler uyandıran bu tip olaylar yahut olagelen hukuk dışı işler olağan kabul edilmektedirler! Nitekim bu memlekette yıllardır kimin ne kadar vergi verdiği ile niçin vermediği hiç anlaşılamadı! ÖTE YANDAN: Her ne kadar şu andaki sorun Orta ölçekli Esnaf ve Zanaatkârların piyasaya olan borçlarından dolayı haciz tehlikesiyle karşı karşıya bulunmalarından ve mazbata mağdurlarına yine binlercesi ile yeni mağdurların katılacağından doğan bir sorun gibi gözüküyorsa da ortada bizzat sorunun çözümsel çerçevesini belirleyen Meclis Komitesi Başkanının, devletin tepesini itham eden çok daha farklı suçlama ve uyarıları vardır.
Ki ne zaman bu tip olaylara toslamış olsak bir yandan anlamakta güçlük çektiğimiz için şaşıyoruz öte yandan neden küçücük ülkede hâlâ hukukun üstünlüğünün tesis edilemediğini sorguluyoruz. En önemlisi neden hangi taşı kaldırsak altından “siyasilerimizin yeni bir numarası çıkmaktadır?”
Her halde kafa karıştıran bu tip olayların, kafaları karıştıranlar tarafından bircik bircik açıklamalarının yapılması gerekmektedir ki en azından memlekette “Ak” ile “Kara”nın farkını da idrak edelim!
************
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (KEÇİ CAN DERDİNDE KASAP ET DERDİNDE!)
Rum liderliği son zamanlarda bir “dertten” çok muzdarip! O kadar ki sorunu araştırıp Bakanlar Kurulu’na bilgi vermeleri için üç Bakandan oluşan Komite kurarken, Kıbrıs üniversitesinden de yardım isteniyor. “Dertleri” ise politik ve ekonomik olmak üzere ikiye ayrılıyor.
BİR: TC’den KKTC’ye su akıtılması ile birlikte Kuzey’deki toprakların değerleri kat be kat artacak, olası çözümde Türk kullanıcılar bu toprakları devrederlerken daha çok tazminat isteyecekler!
İKİ: TC eğer suyu ucuza verirse Kuzey Tarım ve hayvancılıkta kalkınacak, Rum kesimi fiyatlar konusunda Türk tarafına göre rekabet etme gücünü kaybedecek!
ÜÇ: Kuzey daha ucuz olacağından Güney’deki Rumlar alışveriş için KKTC’ye akacak bu da dengeleri bozacak!
GÖRDÜNÜZ MÜ RUMUN DERDİ NEDİR? Bir damla suya hasret Kıbrıs Türk halkı yıllardır kuraklık dolayısıyla susuzluktan kırılır, kuyuları tuzlanıp çeşmelerinden acı sular akarken vicdanları sızlamayan Güney’in insanları bu suyu paylaşmak yerine bakın şimdi neler düşünüyorlar?
Kuzey’e su gelecek, malları değerlenecek, bu nedenle hem mülklerine kavuşamayacaklar hem de ekonomik rekabeti kaybedecekler! Fakat asıl korktukları nedir bilir misiniz? Kuzey’e su aktıkta bir daha bu topraklara dönemeyeceklerini, bir karışını bile alamayacaklarını anlamaları! Allah her zaman mazlumdan yanadır…
































