Son günlerdeki Türkiye ve bazı Avrupa ülkeleri arasında çıkan tartışmalar bana unuttuğum bazı kavramları hatırlattı. Bir tanesi uzun yıllar önce okuduğum Kitromilides’in “Toleranssızlığın diyalektiği” veya “tahammülsüzlüğün diyalektiği” adlı makalesidir. Yazar bu çalışmasında bu kavramı kullanarak iki farklı milliyetçiliğin girdikleri diyalektik halinde nasıl hoşgörüsüzlüğe ve tahammülsüzlüğe dönüştüğünü anlatmaya çalışıyordu.
Bence şu an AB ve Türkiye arasında yaşanmakta olan da buna benzer bir şey. İtiraf etmeliyim, ben tolerans kavramını pek sevmem. Tolerans bana sanki istemediğin, sevmediğin bir şeye katlanma halini anlatır. Felsefeci Waltzer bu yüzden tolerans kavramını farklı kategorilere ayırır ve negatif toleranstan ve olumlu toleranstan söz eder. Ona göre negatif tolerans aynen benim yukarda anlatmaya çalıştığım kavramın karşılığıdır sanırım, öte yandan pozitif tolerans ise farklılıkları sadece katlanarak idare etmeyi değil, farklılıkları desteklemeyi ve kucaklamayı tanımlar. Yani farklılıkların birlikteliğini savunan bir kavramdır. Negatif bir tolerans şekli olan Tahammülsüzlüğün diyalektiğine bakarsak karşımıza, büyük krizler ve çatışmalar çıkacaktır.
Türkçe bir oyun vardır, “bit ısırdı çık yukarı.” İşte bende geçen gün yaşanan Hollanda krizinin tam da bu oyuna benzediğini iddia ediyorum. Ne olduğuna bakarsak ne dediğimi daha iyi anlayacağız. Türkiye Dışişleri Hollanda’ya gelip evet kampanyasına destek vermek istemişti. Hollanda hükümeti ise “şimdi gelme lütfen, yakında seçim var senin buralarda dolaşman ve bir kampanyaya katılman bizdeki seçimleri etkileyebilir” dedikten sonra Bakan Çavuşoğlu’ndan gelmemesini rica etmişti. Tabii Çavuşoğlu onların bu ricasını dinlemeyerek, Hollanda’ya gitmekte ısrar edecekti. Bu tavır da karşılıklı bir tahammülsüzlük zincirine dönüşecek ve sinirler bayağı gerilecekti. Özellikle Çavuşoğlu’nun ısrarına, ısrarla karşılık verilmesi ve Çavuşoğlu’nu Hollanda’ya götürecek uçağının Hollanda hükümeti tarafından iptal edilmesi, bugüne kadar bastırılmış bütün duyguların ortaya çıkmasına neden olacaktı.
İzleyen günlerde benzeri ısrarlı ve inatçı hareketler iki ülke arasındaki tahammülsüzlüğü doruk noktalara getirecekti. Tabii bu durum sonsuza kadar böyle devam etmeyecektir. İkisi de NATO üyesi olan bu iki ülke bir şekilde tekrar bir araya getirileceklerdir, fakat bu çeşit aniden aktive olan tahammülsüzlük bize Avrupa ve Türkiye ilişkilerinin buna benzer daha birçok krize gebe olduğunu göstermektedir. Tabii bu son olayı seçim tansiyonunun iki ülkede de artmasına yorabiliriz fakat bu derecede bir tepki ancak bugüne kadar el atılmamış kaynayan birçok başka sorunun da artık irdelenmesi gerekliliğini gündeme getirmiştir. Öte yandan artık rahatlıkla Türkiye’nin AB yolculuğunun artık bittiği; NATO üyeliğinin bile artık sallantıya girdiğini söyleyebiliriz.
AKP’nin veya daha doğrusu Erdoğan’ın her seferinde tansiyonu artırarak seçim kazanmaya çalışması artık kötü bir alışkanlık haline gelmiştir ve Türkiye’nin başına büyük belalar açacaktır. Çünkü her tansiyon yükselişi ülkeye kalıcı zararlar vermektedir. Her tansiyon çıktığında dünya kadar insanın ve koskoca Türkiye’nin ve tüm dış ilişkilerinin büyük yara aldığı bilinmektedir. Diğer taraftan Erdoğan’ın tuzağına düşen AB, ona engel çıkartmaya çalışırken farkında olmadan hem Erdoğan’ın “evet” oylarını artırmıştır, hem de toplum içerisinde yükselen göçmen karşıtlığını ve İslamofobiyi patlatmıştır. Tabii en sonunda bu tahammülsüzlüğün diyalektiğinden en fazla AB’de yaşayan Müslümanlar zarar göreceklerdir.
































