“Tağut” İslâmiyetten önce Mekke’de bulunan putlardan birinin adıydı. Daha sonra anlamı genişleyerek “İnsanları Allaha isyan etmeye teşvik eden şeytan” anlamında kullanılır oldu.
Çoğumuzun gözünden kaçmış olabilir ama beklenen oldu ve İslâm Devleti Halifesi Ebubekr El-Bağdadî, Türkiye’ye savaş ilân etti. Ultimatomunda El-Bağdadî şöyle diyor:
“Ey Türkiye halkı; Vakit geçmeden sizin bu ateistlere, haçlılara ve sizi kandırıp haçlılara köle yapan bu tağutlara karşı ayaklanıp onlarla bir an evvel savaşmanız lâzım. Bundan önce de bu hain tağutun ve arkadaşlarının başınıza musallat olmasına neden olan esbaplardan (sebeplerden-BA) tevbe etmeniz gerekir. Demokrasiyi, laikliği, beşeri kanunları, kabirperestliği ve bunların dışındaki tağutları inkâr edin. Ta ki savaşınız Allah yolunda cihad ve ölüleriniz Allah katında şehit olsun. Ve savaşınız melun cahiliyye savaşı, ölülerinizde ateist ve haçlılarla beraber ateşte olmasın. İman edenler Allah yolunda savaşırlar, Kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın.”
İster kısaca İD (İslâm Devleti) deyin, ister IŞİD (Irak Şam – Suriye- İslâm Devleti) deyin, isterse Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tercih ettiği gibi DAİŞ (Ed-Devle el-İslâmiye fi’l İrak ve ş-Şam yani Irak ve Şam’daki İslâm Devleti) deyin bu örgüt Türkiye’nin başını ağrıtabilir.
Halbuki son zamanlara kadar Türkiye yönetimi ile İD yönetimi arasında ismi konulmamış bir dostluk ilişkisi ve açığa vurulmamış bir işbirliği hüküm sürmekteydi. Daha geçen ay içinde Amerikan özel kuvvetlerinden bir timin İD’in maliye işlerini yürüten Ebu Sayyaf’ın evine yaptıkları baskında ele geçen belgelerde Türkiye’nin İD’e yardım ettiği yönünde belgeler ele geçirilmişti. Yani AKP hükümeti suçüstü yakalanmıştı. (Yoksa Türkiye bu nedenle mi İncirlik üssünü Amerikalılara açmak zorunda kaldı? Öte yandan daha dün Amerikalı yetkililer “Türkiye İD askeri üslerini bombalamağa başlamalıdır” diye mırın kırın ediyorlardı. Demek ki AKP yönetimi bu konuda hala ikircikli davranmaya devam ediyor.)
Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Müslüman Kardeşler, İD konusunda hep kararsız davranmışlardır çünkü bu ideolojiye yatkın olan insanlar, Vahhabiliğe sempati duymaktadırlar. Suudiler, İslâm’ın Vahhabi yorumunu dünyaya yaymak amacıyla, son yarım yüzyılda, yapılan tahmini hesaplamalara göre, 100 Milyar dolar’dan fazla para harcamıştır. (Bazı Araplar Vahhabilik’i “İslâmiyet’in petrol yorumu” olarak nitelendiriyorlar.)
Halife El-Bağdadî, sözünün geçtiği yerlerde İslâmiyet’in tam da Vahabilik yorum biçimini uygulamaktadır. (Suriye ve Irak’ın bildiğimiz bölgelerinden başka yelerde de Halife’ye biat edenler var. Meselâ, Nijerya’da liseli kızları kaçıran Boko Haram, Libya, Yemen ve Afganistan’da bazı bölgeleri yöneten emirler bunlar arasında sayılabilir.)
Peki, Halife’nin uyguladığı İslâmiyet yorumu ne menem bir şeydir? Kendileri buna “saf İslâmiyet” diyorlar ki bunun kökleri İbni Teymiyye’ye (1263-1328) kadar uzanır. (Bazı Sünnî din alimleri ibni Teymiyye’yi “sapıkların atası” olarak nitelendirmişlerdir.) Ancak “saf İslâmiyet ” yorumuna son şeklini veren Muhammed İbni Ebu Abdul-Vahhab (1703-1792) adlı bir din bilginiydi.
Yorumu gayet netti: İslâmiyet saf şekliyle Kur’an ve hadislerden ibarettir. Bir de peygamber zamanında yaşamış sahabeye ve üçüncü kuşağa kadar olan seleflere de bakılabilir. Bu nedenle bunlara “Selefîler” veya “Selefiyyun” da denir. Gerisi “bid’at” (Peygamber’den sonra ortaya çıkarılan ve çoğunlukla beğenilmeyen, hoş olmayan şeyler) veya “şirk” (Allahtan başka ilâh olduğunu kabul etmek) sayılır. Şiiler, sufiler, dört mezhep sahibi olan Hanefîler, Hanbelîler, Şafiîler ve Malikîler kendilerini Müslüman sayarlar ama aslında Müslüman değiller. (Zaten geriye birileri kalmıyor.)
Hele mezarlara, türbelere gidip dua edenler, resmen Allah’a şirk koşuyorlar. Velileri, evliyayı, din ulularından yardım istemek veya onları aracı olarak kullanmaya çalışmak, putperestliğe eşdeğerdir. (El-Bağdadî’nin ultimatomundaki “kabirperestlik” ifadesine dikkat ederseniz aynı mantalitenin buraya nasıl yansıtıldığını farkedeceksiniz.)
Bu gibi insanları saf İslâmiyet’e davet etmek gerekir. Kabul etmezlerse, kâfirliklerinde ısrar ettikleri nedeniyle canları, malları, kadınları ve kızları helâldir. “Tek Allah, tek din ve tek emir (lider)” vardır. Bu ilkeleri benimsemeyenlere karşı “cihat” edilmelidir. (Tekçilik konusunda ısrarlı oldukları için bunlara “Muvahhidun” (vahdet –birlik, teklik, yekparelik- kelimesinden oluşturulmuş ve “Tekçiler” anlamında) da denir.
Abdul-Vahhab’ın görüşleri öylesine aşırı bulunmuştu ki kendi kabile reisi onu kabilesinden uzaklaştırdı. Ama çok geçmeden Muhammed İbni Suud adında bir hami buldu. İbni Suud boş gezenin boş kalfası olan bir kabile reisi idi. İşi gücü komşu kabilelere baskın yaparak onları yağmalamaktı.
İbni Suud, Abdul-Vahhab’ın din yorumunu kendi politik amaçları için kullanabileceğini farketti ve 1744’te onunla bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre ikisi bir birlerini destekleyeceklerdi.
İbni Suud bundan sonra yağma yapmayacak, tekfir edilen (Gâvurlaştırılan) kabilelere karşı cihat yapacaktı. Öldürülen çapulcuları eskisi gibi lânetlenmeyecek, aksine şehit sayılacaklar ve doğrudan Cennet’e gideceklerdi. (İşlerin nasıl geliştiğini ve günümüze “Tağut” olarak nasıl yansıdığını haftaya bırakalım.)

Önceki Haber
Sonraki Haber

























