Türkiye’de “evet”, “hayır” kampanyaları çerçevesinde bir Sultan meselesi ortaya çıktı.
Bu Sultan, II. Abdülhamid’in beşinci kuşak torunu.
Adı Nilhan Osmanoğlu Vatansever.
Henüz genç biri. Son zamanlarda TV ekranlarına çıkıp çeşitli konularda görüşlerini belirtiyor.
Bu çerçevede kendisinin “evet”çi olduğunu ve parlamenter sistemden çok çektiklerini belirterek, monarşi istediğini söyleyip duruyor.
Monarşi sözlüklerde şöyle açıklanır:
“Monarşi, bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim biçimidir. Saltanatın bir başka adıdır. Seçim dışı yöntemler kullanılır. Bu hükümdar, Türkçede kral, imparator, şah, padişah, prens, emir, kağan, hakan gibi çeşitli adlar alabilir. Monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özellik, devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde bulundurmasıdır. Hükümdar öldükten sonra onun soyundan biri gelir (oğlu, kardeşi gibi). Yani yetki genellikle babadan oğula geçer.”
…

Nilhan Osmanoğlu’nun yolu Kıbrıs’tan da geçmiştir.
Yüksek öğrenimini Lefke Avrupa Üniversitesinde yapan ve burada Halkla İlişkiler bölümünde reklamcılık okuyan beşinci kuşak torun, 1987 doğumlu olduğuna göre, Kıbrıs’ta 2 Binli yıllardan sonra bulunmuştur…
…
Son günlerde artan referandum kampanyaları çerçevesinde “evet”çi olarak ortaya çıkan ve Osmanlılık duygularını kaşıyan Osmanoğlu bir konuşmasında “parlamenter sistemden canımız yandı” deyince, başta CHP olmak üzere “hayır”cıların hedefine yerleşti.
Ama bir TV yorumcusunun belirttiği gibi, aslında ne istediğini biliyor o.
Bir soru üzerine monarşiden yana olduğunu söylüyor, yani Türkiye’ye monarşinin gelmesini istiyor, cumhuriyet rejimini istemediği anlaşılıyor, demokrasilerdeki çok partili rejime ise öfke kusuyor.
Bu kadar açık…
…
Nilhan Osmanoğlu’nun beş nesil gerideki büyük dedesi II. Abdülhamid olunca, esasen bu konu bizi daha çok ilgilendirir.
Bilindiği gibi II. Abdülhamid Kıbrıs’ı İngiliz’lere devreden Osmanlı Padişahıdır.
Kıbrıs’ı kaybeden Padişah olarak bilinir.
Ama Sadece Kıbrıs’ı kaybetmedi.
En çok toprak kaybının onun döneminde olduğu söylenir.
Tahta çıktığında dünya kazanı kaynamaktaydı.
Bu kazan içerisinde Osmanlı İmparatorluğu da günden güne erimekteydi.
Kıbrıs’ın Osmanlının elinden çıkması Rus tehdidine karşı İngilizlere sığınması yüzünden olmuştu.
Sözde, İngilizler Osmanlıyı korumaya alacaklardı ama evdeki hesap çarşıya uymamış, Birinci Dünya Savaşında Osmanlılar Almanların safına geçince İngiliz Kıbrıs’ı tek yanlı ilhak etmişti.
Bu durumda, Kıbrıs’taki Sultan malları da zaman içerisinde eriyip gidecek, tutanın elinde kalacak, İngilizler de bunları hukukuna uyduracaklardı…
…
Mülk meselesinden söz etmişken, Abdülhamid’in beşinci kuşak torunu Nilhan Osmanoğlu’nun veraset davası açtıkları, sultan malları üzerinde hak elde etmeye çalıştıkları,
Bu çerçevede ilk etapta Suadası’nı istedikleri üzerinde de duralım.
Su Adası İnstanbul Boğazında olup Galatasaray Adası olarak bilinir.
İki kıta arasında bulunan Suadası hakkında elde ettiğimiz kısa bilgi şöyle:
“Galatasaray adası Sultan Abdülaziz tarafından 1872 yılında, Sarkış Balya’na hediye edilen adadır. Bu sebeple uzun yıllar bu adaya Sarkış Bey adacığı denmiştir.1914 yıllarında Şirket-i Hayriye kömür deposu olarak bu adayı kullanmaya başlamıştır ve daha sonraki dönemde vapurlara yakıt sağlayan bir istasyon olarak kullanılarak bu ada gerekli yerlere hizmet vermiştir. 1957 yılında ise Galatasaray Spor Kulübü’ başkanı olan Sadık Giz tarafından, satın alınmış ve kulüp üyelerinin kullanımına sunulmuştur ve bu tarihten sonra adanın adı da Galatasaray adası olmuştur. Adanın yüzölçümü 6 bin 900 metrekare kadardır.”
…
Yüksek eğitimini Kıbrıs’ta yapan bu genç kadının Kıbrıs hakkındaki fikirleri bilinmiyor.
Gün gelir Kıbrıs’taki sultan mallarına da talip olur mu olmaz mı bilinmiyor.
Genç kadın ne kadar gündem yaratmasını bilmişse de, Osmanlı padişahlarının genç Türkiye Cumhuriyetine bıraktığı devasa borçların da hatırlatıldığını anımsatalım…
…
Nilhan Omanoğlu olayı bize dedelerini anımsattı.
…

- Abdülhamid Sultan Abdülmecit’in oğlu, Sultan Abdülaziz de Sultan Abdülmecit’in kardeşidir.
Bir zamanlar her ikisi de Osmanlı’ya bağlı ülkelere geziye çıkarken, Kıbrıs’ı da ziyaret edecekleri planlanıyordu.
Bu çerçevede haberler Kıbrıs’ta Türkler v e Rumlar arasında heyecan yaratmıştı.
Kıbrıs Ortodoks Kilisesinin önde gelen papazları Abdülmecit’e bir mektup bile yazmışlardı.
Fakat her iki Sultan’ın da Kıbrıs ziyareti gerçekleşmeyecek, yazılan mektup başka bir kanalla padişaha ulaştırılacaktı.
Mektupta Sultan Abdülmecit’e “ulu hakan” olarak sesleniliyor ve şunlar belirtiliyordu:
“Sonsuz sevinç ve minnettarlıktan heyecan içinde olaraktan ilkin kalplerimizin ve ruhlarımızın derinliklerinden kopan dualarımızı ve yakarışlarımızı ulu Tanrıya yöneltir ve siz Emperyal Majestelerini sevgili kulu olarak korumasını ve majestelerine ışıltılı kentlerin kraliçesine (İstanbul kastediliyor) sağ salim dönmenize izin verilmesini niyaz ederiz.”
…
O sıralarda Kıbrıs’ta çekirge sürülerinin yarattığı felaketler ve vergi sorunları yaşanmaktaydı.
Bu münasebetle yazılan mektupta Padişah’a bu sorunlar aktarılıyor ve çareler isteniyordu.
Mektubun son satırları ise şöyle bitiyordu:
“Ey en mükemmel Hakanımız! Kral kişiliğinizin adamıza gelmesinin yararlı izler bırakacağı hususunda derin inancımız vardır. Bu inanç o denli bizleri etkilemiştir ki yalnızca bizler değil, bizden sonra gelecek kuşaklar da Majestelerinin ulu adını kutsayacak ve siz majestelerinin Kıbrıs toprağına hoşnutlukla ayak bastığınız bu kutsanmış saat ve günü heyecanla hatırlayacaklardır.
Majeste İmparatorumuz ve Kralımız çok yaşasın. Çok saygıdeğer Hakanımız, Sultan Abdülmecit Efendimiz çok yaşasın. Tanrı onun şanını şöhretini artıra. Çok iyiliksever Majestenin gücü Uluların Ulusunca da aktarılmış ola. “(22 Ekim 1859)
…
Daha sonra Sultan Abdülaziz’in Kıbrıs’a geleceği haberleri üzerine (1874) Ayasofya Camii’nin arka kapısına ona övgüler içeren bir yazıt yazılmış ancak bu ziyaret de gerçekleşmemiştir.
Söz konusu yazıt bugün aynı kapının üzerinde durmaktadır…
…
Sultan Abdülmecit’in oğlu II. Abdülhamid padişah olduğunda Osmanlı yataklara düşmüş, her yerde isyanlar baş göstermiş, Osmanlının hüküm sürdüğü birçok toprak da kaybedilme sürecine girmişti.
Sultanın başı içte ve dışta beladan kurtulmuyordu.
İlk anayasa da onun döneminde yapılmasına, güçler ayrılığı gibi demokratik gelişmelerin bu dönemde denenmesine rağmen, imparatorluk hasta yatağından kalkamıyordu.
Bu durumda örfi idare ilan edilip casus avına çıkma modası da Abdülhamid döneminde başlatılmıştı.
Bu çerçevede kim muhalif ise onların canı yanmaktaydı.
Bir kaynakta o dönem için şunlar belirtilir:
“II. Abdülhamid Meclisi kapatarak yönetimi kendi eline aldıktan sonra Osmanlı tarihinde ilk defa geniş kapsamlı bir polis ve istihbarat örgütü kurdu.
Çok sayıda hafiyeden oluşan bu örgütün amacı Abdülhamid’in siyasi rakipleri hakkında bilgi toplamak ve Abdülhamid’e karşı hazırlanan darbe veya ayaklanma girişimlerini önlemekti. Hafiyeler sadece kendi başlarına bilgi toplamakla kalmıyor, halk arasında çok sayıda kişiye maaş bağlayarak geniş bir istihbarat ağı oluşturuyorlardı. Jurnalci adı verilen bu kişiler Abdülhamid yönetimine karşı olabilecek faaliyetleri bildiriyorlar, böylece her türlü hareketin önü önceden kesilmiş oluyordu.”
…
O dönem, günümüzdeki olayları çağrıştırması bakımından dikkat çekicidir…
…
- Abdülhamid Kıbrıs’ı İngilizlere kazasız belasız devrederken yapılan anlaşmaya “Hukuku şahaneme asla halel gelmemek şartı ile muahedenameyi tasdik ederim” şeklinde bir şerh koymasına rağmen, bu hukuku şahane sonradan tarihe gömülüp gidecek,
Kıbrıs’ta Sultan mallarının hikayesi de sonuçsuz kalacaktı.
- Abdülhamid kendi mallarını halletmek ve kendi hesabına aktarmak için adaya Yahudi bir banker göndermesine rağmen bu mallar hakkında sonuç alınamayacaktı…
…
Bugün oldu hâlâ sürüncemede duran Kıbrıs çözümsüzlüğüne çareler aranırken, zaman zaman Osmanlı dönemindeki Sultan malları ile Vakıf malları meselesi seslendirilmekte, hatta bu konular ateşli tartışmalara sahne olmaktadır.
Şimdi bunlara bir de beşinci torun eklendi…
































