Birçok insanın tarikat denildiğinde aklına gelebilecek isimlerin başında Hz. Mevlana ve Hazret ile özdeşleşen Mevlevi tarikatı gelecektir. Konya’da bulunan türbesiyle dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlar için adeta bir cazibe merkezi yaratan Hz. Mevlana’yı Türkler kadar Kürtler ve Araplarda sahiplenmekte olup Müslüman olmayan insanlarda coşkuyla Mevlevi tekkesini ziyaret etmektedirler. “Ya olduğun gibi görün yada göründüğün gibi ol…………….. Gel, ne olursan ol ,yine gel. Bu kapı umutsuzluk kapısı değildir, gel.” Şeklindeki Mevlevi tarikatı öğretisinin bana göre ne insanlara ne de kurumlara zararı olabilir .Zaten bu tarikatın en önemli temsilcisi olan hak dostu Mevlana’nın dünyayla hiç işi de olmamıştır. Buna rağmen Mevlana’nın Şems ile olan zaman ve mekanı aşan uzun sohbetlerini anlamlandıramayan dindar insanların hatta Mevlana’nın soyundan gelenlerin dahi katıldığı bir komplo ile Şems’in yaşamına son verildiği birçok kaynakta yer bulmuş üzücü bir olaydır. Böylesine kutsi bir tarikatta bile aşkın cezbesi ile raksı andıran semayla meşgul olmak yerine dinin en temel kaidelerine ve hukukun koruduğu yaşam hakkına tecavüz edilmiş olması tarikatların değil insan doğasının yıkıcılığı ile alakalıdır. Bu nedenle kar amacı gütmeden, yani sırf Allah’ın rızasını gözeterek bir araya gelecek toplulukları etkisi altına alan, mistik öğretilerin tartışıldığı, zikirler yapılan tarikatlarda dahi (her ne kadar Mevleviliğin özünde şiddet olmasa da) o mekanda yer alan kişiler vasıtası ile şiddet veya ahlaksızlık ve/veya hukuksuzluk her zaman yaşanabilecektir .
Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde devlet güvencesi altındaki vatandaşların ve pek tabii yabancıların tarikatlar dışında şiddete maruz kalmalarının önüne geçilebiliyor mu? Bırakınız Türkiye Cumhuriyetini dünyanın sözde en gelişmiş, en medeni ülkelerinde dahi okullarda ,işyerlerinde, ibadethanelerde ahlak dışı davranışlar sergileyen yetkililer barınabiliyor.(Ör Vatikan, Almanya vs..) Bu nedenle Tarikatların kapatılıp kapatılmaması konusunu günlerce basında tartışmak yerine sap ve samanın birbirinden ayrılabilmesi için gerekli incelemeleri o mekanlarda yapmak belki de en doğru yaklaşım olacaktır. İslamı, Cumhuriyeti ve Laikliği medyada sorgularken Allah Hay demeye gelen insanların doldurduğu mekanlarla Allahı zikredermiş gibi yapan menfaat çevrelerinin doldurduğu mekanların (yerli)istihbaratçılar tarafından detaylı bir şekilde incelemeye tabi tutularak denetlenmesi tarikatların kapatılmasına göre daha rasyonel bir yöntem olabilir. Kaldı ki bir tarikatın veya sözde bir şeyhin yaptığı yanlış üzerinden diğerlerini şüpheli görmek, karalamak yada kapatmak hukuk devletine uygun bir yaklaşım da olmayacaktır.
Acaba bizdeki din algısı dünya ve ahiret hayatını düzlerken şeriat hakikat ve tarikat kavramlarını yok sayabilir mi? İslam dininin Hz. Ebu Bekir yada Hz. Ali’yi esas alan, silsilelerle birbirine bağlanan tarikatlar veya evliyalar olmadan tam idrak edilemeyecek bir din olduğunu düşünenlerdenim. Zaten dinler tarihi , mezhepler yada tarikatlar incelendiğinde sadece ahiret hayatını düzenleyen kurallar bulunmadığı; sosyal ve ailevi ilişkilerin de tanrı ile kul arasındaki ilişkilere benzer biçimde düzenlemeye tabi tutulduğu daha ilk nazarda görülebilinir. Peki, Batı kültüründeki “religion” kavramı sadece Tanrı ile Kul arasındaki ilişkileri mi düzenliyor(sözde) ve bunu kiliseler marifetiyle (yani kilisenin kürsüsünde yapılan haftalık vaazler) mi gerçekleştiriyor! (ör: Kalvinizm tanrı ile kul arasında kiliseyi aracı kabul etmeyen bir inanç biçimidir.) Okuduğum birçok kaynakta özellikle evanjelistlerin ünlü kanalları satın alarak ,Tv ve radyo kanallarını kullanarak, sosyal etkinlik dernekleri kurarak hatta okullar açarak, kilise içinden çok dışardaki mekanlarda ve özellikle yurtdışında toplantılar düzenleyerek çalışmalarını ve gelir kaynaklarını artırmayı sürdürdüklerini aktarmadan geçemeyeceğim (Bknz. Tanrı’ya başkaldırı Evangelizm Ali Kuzu ,Mesih; Tanrıyı Kıyamete Zorlamak- M.Yarar ve C. Bozkurt)
Sonuç olarak dün olduğu gibi bugün de din dünyadaki birçok topluluğun, birçok devletin siyasi faaliyetlerini etkilemeye hatta şekillendirmeye devam edecektir. Sadece Vatikan yada İsrail gibi dine bağlı devletler değil birçok Avrupa ülkesi ve hiç şüphesiz ABD; din siyasetinden, din felsefesinden ve din ekonomisinden doğrudan etkilenmekte ve beslenmektedir. Örneğin Bush ABD nin başkanlığını yaptığı dönem kendisinin tanrı tarafından görevlendirildiğini söyleyecek kadar ileri gitmiş, ekonominin alaşağı edildiği dönemlerinde Siyonist veya evanjelistlerden destek alabilmiştir. ABD başkanlarının göreve başlama törenlerinde Yüce mahkemenin her oturumunda tanrı bu şerefli mahkemeyi korusun…. duası yapıldığı gibi birçok ABD yetkilisi Armagedonun başlamak üzere olduğuna inanıp bu yönde açıklama yapabilirken Kimse TC’de laikliği sorgulamasın.
Gelelim “Armagedon”a. Kıyamet savaşı, Son savaş, Mesih ve/veya Mehdinin Deccal ile savaşmasının beklendiği yıkıcı savaş olarak bilinen ve yıllardır gerçekleşmesi ve hızlanması için stratejiler üretilen, ülkeleri, devletleri parçalamaya, bölmeye çalışan insanların büyük çoğunluğunun Hristiyan olduğunu ve adları sözde modernleşme ile birlikte anılan batılı uluslarca uygulamaya konduğunu söylesem bilmem şaşırır mısınız ? Evanjelistlerin; İsrailoğullarının Kudüs’e geri dönmeleri ve Kudüs’ün başkent olarak tekrar kabul edilerek Mesih’in Mescidi Aksa’nın bulunduğu yerde inşa edilecek olan eski Süleyman tapınağına girmesini beklediklerini ve tanrının(Eski Ahite göre) seçilmiş kulları olan İsrailoğulları için Hristiyanların çalışmamaları halinde cehenneme gideceklerine inandıklarını duymamış yada buna inanmamışsanız lütfen bu konuda okumaya başlayın. (Bknz Genesis … “seni koruyanı/İsrail koruyacağım ve seni lanetleyeni lanetleyeceğim”) İsrail’in kuruluşunu hemen ve memnuniyetle tanıyan İngiltere’de Lord Balfour Filistin topraklarında Yahudiler için kurulacak devleti majestelerinin selamladığını deklare ederken ABD başkanı Trump yıllar sonra Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ayni inançla beyan etmiştir..)
Bize öğretilen dünya savaşlarını tetikleyen kavramların faşizm, ırkçılık, sömürgecilik, komünistlik vs. olduğu yönünde de olsa Osmanlı imparatorluğun yıkılışını Dr. Theodor Herzl adlı bir Yahudinin Filistin’i Sultan’dan satın alamaması(Bknz. Abdülhamidin Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan) üzerine siyonizmin siyasi hareketlerini son derece sabırlı ve akılcı biçimde planlayarak uygulamaya koyduğunu( yani vaat edilmiş topraklara geri dönüşü amaçlayan büyük planın sonucu olduğunu) düşünen insanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Ancak bir an için bu yazdıklarımın komplo teorisinden başka bir şey olmadığını düşünecek ve Hz İsa’ya inanan insanların son derece barışçıl olduklarına inanacak kadar saf olsak bile unutulmamalıdır ki Hz. İsa’yı dahi çarmıha geren akıllar olduğu sürece tehlike ya dine karşı açığa çıkacaktır yada dinden dolayı… Malraux adlı Fransız düşünür “21. Yüzyıl, ya maneviyatçı bir asır olacak yada var olmayacak “ derken insanların atom altı parçacıklarını ,karanlık maddeyi öğrenmek için CERN’de deneyler yapmaya devam ettiği, bilim ve iletişimin son derece geliştiği bu asırda dinin, mistik yada manevi inanışın insanları her şeyden çok etkileyeceğini doğru öngörmüş olabilir mi? Bu etki günümüzde öylesine güçlenmiştir ki tanrının adıyla savaş çıkarıp kan dökmeyi orta doğuda görev belleyen yetkililer iş başındadır. Bu yüzden dünyaya ikinci kez gelmesini bekledikleri Mesihin “İlk taşı içinizde en masum olan atarak CEZA versin” derken İlk taşı atabilecek kişinin önce kendi nefsi ile cihadı kazanması yani başkalarının hatasını ,günahını görmeyecek kadar kendi vicdanı , kendi günahları yada eksiklikleri ile meşgul olması gerektiğini öğütlediğini anılan inanç sahipleri unutmuştur. Bu yüzden Ortadoğu hercümerç edilmiştir.( Bknz. Hergcmergc ,Ahmet TAN) . Yine bu nedenle kitaplar yazılmış diziler çekilmiş ve medya ile beyinler manipüle edilmek istenmiş bu arada da ülkeleri yönetecek kadrolar özenle yetiştirilmeye devam edilmiştir. Son zamanlarda okuduğum bir kitaptan alıntı yapacağım. “Sizin neye inandığınız fark etmez onlar inanıyorsa tanrıyı kıyamete zorlayacaktırlar.” Lakin onların da hesaplayamadıkları yönetim değişimleri gizli ve sinsi planlarını olanları kısmen de olsa sekteye uğratmaktadır. (Bereket versin.)
Ancak Cumhuriyet kurulalı daha 100 yıl geçmemesine karşın 2020 senesine gelene kadar Türk dünyası birçok hatalar yaptı. Bir tek Hristiyan cemaati bulunmayan yerlerde kiliseler açılmasına izin verildi. Hatta “ Vaad edilmiş topraklara ayak basan ilk Müslüman siyasi olarak sizleri selamlarım…” cümlelerini kuran Başbakanlar oldu. Vaad edilmiş toprakların Mısır’dan Fırat nehrine kadar olan topraklara geri dönüş inancına dayandığını ve bu inancın sahiplerinin kıyameti zorlamak için her şeyi yapmak üzere şartlandıklarını bilmeyecek kadar saf mıydı sayın yetkili bilinmez ama Türkiye’de ve Kıbrıs’ta tarikatlardan daha tehlikeli oluşumların misyonerlik faaliyeti altında tek dünya devleti için gerçekleştirmek istedikleri misyonlarının gözden kaçırılmaması gerekir.
Bugün tarikat yada mezhep ismi kullanmadan veya dini hiçbir ibare taşımadan 2 toplumlu yada çok uluslu toplantılar yapılmakta , burs veren bazı kurumlarla dil okulları ve/veya okullar işbirliği yapmakta, , hümanist- feminist bazı kurumların içinde Türk ve Müslüman kimliğe sahip toplumumuzun kültürel, ahlaki ve siyasi yapısını; yeni dünya düzenini kurmak için bozmaya çalışan tehlikeli oyunlar sahneye konulmaktadır. Bazı devletlerin oyun alanı olarak kullandıkları güzelim Akdeniz ve verimli Hilalin bulunduğu coğrafyada tehlikeli faaliyetlerine son sürat ve derinden devam eden misyonerleri tartışmamız ülkedeki tarikatları tartışmamızdan daha önemli ve gereklidir. (Masum kurum ve kuruluşları tenzih ederim.) Türkiye’nin bekası için sadece Türkiye’deki Türklerin değil Kıbrıslı Türklerin de (ada çevresindeki doğal kaynaklar kadar), içinde yaşadığımız yüzyılda sosyal , ekonomik ve kültürel değerlerinin de korunması ve denetlenmesi gerektiğine bir kez daha vurgu yapacağım. Zaman birlikte akıl üretme zamanıdır .Ve hiç şüphesiz aklın en büyük motivasyonu inanmasıdır.
































