Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Solda ve Sağda tartışırken: (KKTC’nin mıkarı mi!)

Kabul etmeliyiz: KKTC’deki siyasi ve sosyoekonomik inisiyatifi elinde tutup yöneten ve yönlendiren,  kendine  “sol” diyen kesimdi. Dolayısıyle bu “Sol kesime” karşı muhalefet yapıp fikir üreten bir diğer kesim için başka  alternatif kalmadığından, o da zorunlu  “Sağ”’ı sahiplendi! Fakat bu insafsızlıkla haksızlık sadece husumet dolu  “kamplaşma” yaratmakla kalmadı!    Bugünlere gelirlerken  birbirlerini “komünistler, milliyetçiler, faşistler, Moskova yolcuları” gibi süslü püslü ve her devire göre anlam değişikliğine uğrayan slogansal kelimelerle suçladılar, büyük kavgalardan geçtiler!
YİNE AYNİ KAVGA:  “İtiraf edip” altını çizdiğim olay devam ediyor:  Yine ve her zamanki gibi  Kıbrıs siyasi sorununu Annan planında olduğu gibi  “Sol cenah” pişiriyor. Başta TKP çıkışlı Akıncı olmak üzere siyasi soruna hakimiyet, tutun ki bilâkaydüşart Sol’un tekeline giriyor! Ancak bu kez farklı bir sorun vardır:  Politika “sloganlarla” yapılmaz!  “Vatan millet memleket” edebiyatı ile de yapılmayacağı gibi! Bir devletin varlığında “ideolojiler” vardır ama hem ulusaldır hem de ilkeli! Ki sonrası “Sağ Sol kavramlar” zıt güçler dengesi içinde,  “her şey devletin büyümesi, halkın huzur ve refahı  için”  ilkesinde buluşurlar! O zaman kimse çıkıp da “sen Kuzey’i Rum’a peşkeş çekip satıyorsun demez! Yahut kimse çıkıp da “çözüm  ancak Rum ile federal bir sistemde birleşirsek gerçekleşecektir” deyip statükolaşmış Sol kafayla ayak sürümez!
BU BAĞNAZLIKTAN KURTULMALIYIZ: Nedeni basittir. Eğer sorun kendi içimizdeki dünya görüşlerinden kaynaklanan  ayrılık ve gayrılıklara dayalı  “kesimler arası tartışmalar”  olsaydı “amenna olsun” derdik!  Oysa tartışmaların odağına konulan konu çözüm masasındaki Kıbrıs gerçeğidir!  Kuzey’deki Türk halkının geleceğidir!  Dolayısıyla Güney’deki Rum’a ne kadar güvenip güvenmeyeceğimiz sorunudur!
TC’’nin garantisinin sürmesidir! Siyasi eşitlik ve dönüşümlü Başkanlık meselesidir!
Rum nüfusuyla ve mülk çoğunluğunun yaratacağı “osmasiz” tuzağına düşmemek sorunudur!
Adada kalıcılığı Türk halkı ve devleti olarak sürdürmek olayının perçinlenmesidir!
Sol-Sağ davası değil, özgürlük ve egemenlik davasıdır!
Nitekim Rum halkı 1974’de  Sağ ve Sol kesimler olarak birbirlerini binlercesi ile öldürüp kıyarlarken, vakta ki Türkiye’nin Barış Harekâtı söz konusu olduydu hemen  “birleşerek” Türk askerlerine karşı savaşmaya başladılardı… Bu tarihi gerçek  “içteki iktidar-muhalefet yahut Sol-Sağ çekişmelerinin, “ulusal çıkarlar”söz konusu olduğunda tek bir güç ve ilke  haline geldiklerinin ispatıdır. Kuzey’deki Türk halkının  da böyle olması  gerekmiyor mu?

SANDALLAR, ATLILAR, MURATAĞA KATLİMI: (GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEK GELECEĞİN GÜVENCESİDİR.)
Bir süredir KKTC’nin bir başka cephesinde “çözümden, sudan, çiftçilerin yeniden başkaldırılarından,  Öğretmen Sendikalarının bitmeyen grev uyarılarından, UBP’deki Kurultay çalışmaları ile dalaşmalarından… Çok daha farklı bir başka tartışma  yaşanmaktadır.
Sözkonusu tartışmanın haberi önce DP’li Serdar Denktaş’ın tepkisi nedeniyle işitildiydi: Meclis’te Şehit Aileleri ve Malullere Yardım Değişiklik Yasa Tasarısı  görüşülürken söz alan Denktaş “bir vatandaşın kendisine ulaşarak  “Sandallar, Atlılar, Muratağa Soykırımının yapıldığı yerdeki Anıtın,  “burada Rum da var” iddiası ve Bakanlar Kurulu Kararı ile  kazıldığını ağlayarak anlattığını” açıkladıydı.
Olay çok önemli olmalıdır: O katliamdan  bir yıl önce ben Muratağa’da öğretmendim.  Pırıl pırıl yirmi öğrencim vardı. Aralarında o yirmi öğrencimin, kundaktaki bebeklerin, çocukların, kadınların da olduğu onlarca insan önce Rumlar tarafından taranarak   katledilmişler sonra  da şehit oldukları yerde açılan bir büyük çukura atılarak üzerlerine dozerle   toprak yığmışlardı!
O soykırım dünyayı ayağa dikmeliydi. Oysa kırk bir yıldır unutturmak için susmayı yeğlediler! Ta ki bu yeni Bakanlar Kurulu kararına kadar! Nitekim olayı ateşleyen soykırıma uğrayanların aileleriydi. Diyorlardı ki Katliam çukuru  kazılsın, DNA testleri yapılarak şehitlerin kimlikleri tespit edilsin.  Ve yine ayni yerde adları sanları ile oluşturulacak  mezarlarına konsunlar. Ki zaman zaman ziyaret edip bir Fatiha okuyabilelim.”
Bu konuda  bir de kampanya başlattılar. Ve gerekli finansa da ulaştılar ama bu kez de “hayır öyle kalsın”  diyenler var! Neden?  Çünkü oradaki şehit aileleri “biz geçmişimizle tabi ki yüzleşeceğiz”  diyorlar.. Onlar ise   “önce Rum’u Kuzey’den sürüp malına oturmanın karalarını temizleyelim, bunun için   yüzleşelim” diyorlar!
Fakat Muratağa’da Rum milisleri tarafından katledilen sabilerin, 20 öğrencimin,  ırzlarına geçilen kız ve kadınların soru sualini yapmayalım!  Neden? Güven Yaratıcı Önlemlere tersmiş! Dürtüymüş! Dünyanın dikkatini bu olaya çekerek müzakereleri olumsuz etkilemekmiş!
Tam aksine: Dünyanın dikkatini bir kez daha bu katliama çekmeli ki ileride böylesi olaylara cevaz vermeyecek “garantili ve kesinlikle iki bölgeli iki devletli bir federatif çözüm sistemi  gerçekleşsin.

KISACA TAKILDIĞIM:  (SİBER YENİDEN MECLİS BAŞKANI OLURKEN.)
Umutsuzluğun tavan yaptığı ülkede can sıkıntısından fasarya çıkaran insanlar topluluğu haline gelir ve mesela trafikte harakiri yapar gibi inadına dikkatsiz ve süratli sürüşlerle “canları” asvalt yollara ekerken… Bazan “yarabbi” derim. “Nedir bu akıl tutulması!” Ve tam bu sırada bazı şeyler değişir, yeni umutlar yeşerir, “işte olması gerekendi oldu” dedirtir.
Zannedersem Sibel Siber’in hem de büyük çoğunlukla yeniden Meclis Başkanı seçilmesi, işte o zaman zaman “doğru  karar”  dediğimiz  olaylardan biri oldu. Ki değiştirilmemesi gerekirdi, akıl yolu birdi, hayret ki beklenen gibi oldu!
Ki bu memleketi yönetenler  inada muratta Polisi vekâlete bağlarken,  DAÜ’yü bile  hâlâ ayni vekâletle ve dıştan kumandayla idare ederken, “vallahi bunlar Meclis’i bile vekâlete bağlarlar” diye düşündüğünüz  anda, Sibel Siber’in yeniden Meclis Başkanı seçilmesi hâlâ basiret sahibi  olabildiğimizin de  da ispatı oldu…