Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

O sokaklarda bir daha yaşasam

Çocuk Bahçesine uzansam; Çağlayan’da volta atsam…

O kızın kapısından geçerken panjurları açık olsa, ona bir daha baksam…

Enver’in kahvehanesine otursam, kahve içsem sigara içsem; nargile kokuları hisarlara dağılsa…


 Aldı başını yürüdü:

Akşam henüz bastırmıştı…

Kuşların son çığlıkları vardı kulaklarında ve dudakları belli belirsiz bi şeyleri mırıldanıyordu…

Belki bir şiiri, belki bir şarkıyı…

O haldeyken…

Aldı başını yürüdü…

Kerpiç evler yan yatmış, adeta düşecekmiş gibiydiler ve kerpiç evler çoktular ama teker teker yoktular…

Kendi mi yürüyordu, yoksa o evler mi yürüyordu üstüne…

Farkında değildi…

Aldı başını yürüdü…

Sokak lambaları henüz yanmıştı…

Voltaire’nin Candide’sini düşündü…

İyimserlikten neler gelmişti başına o genç adamın…

Ama, niye düşünmüştü şimdi bunu?

Cumbalı bir evin altında durakldı…

Bir zamanlar Hasan dayının berber dükkanı vardı orada…

Ki o berber dükkanında siyaset konuşulur, Türkiye’nin Kıbrıs’a çıkıp çıkmayacağı tartışılırdı…

Hatta bir keresinde Türkiye’nin adaya çıktığı haberi yayılmış, Hasan dayı da buna inanarak sokakları araşınlayıp “Beklediğimiz güneş doğdu… Beklediğimiz güneş doğdu…” diyerekten bu haberi olabildiğince herkese yaymaya çalışmıştı…

Şimdi, Hasan dayının o yerinde, beklenen güneşten gelenler oturmakta…

Az ileride Çolakoğlu bakkaliyesine takıldı gözleri…

İçeriye bir göz attı… Düşündü…

Dükkan aynı dükkandı belki ve sadece İbrahim Çolakoğlu kalmıştı bu sokakta…

Adeta korurcasına son kaleyi…

İbrahim Efendinin Mevlana gibi bir gönlü vardı…

O kadar iyi, o kadar hoş görülü, o kadar bilge…

Ki onun veresiye bir defteri vardı ve fakir fukara bu deftere yazılırdı…

İbrahim dayı hiç kimseyi vereceğinden dolayı sıkmazı…

Aldı başını yürüdü…

O mu yabancıydı bu kente, bu kent ona mı yabancıydı…

Lakin, karşıda gördüğü iki katlı cumbalı ve hanaylı evde çocukluk aşkı yaşardı…

Esmer, kahkülleri kaşlarına düşmüş, utangaç, zeytin gözlü bir güzel…

Ki o aşk sessizce sadece kalplerde yaşanmış, bir gün bile bir birlerine açılamamış, yarım kalıp bitmişti…

Herşeyin yarım kaldığı gibi…

İçini çekip yürüdü…

Akşam rüzgarı uğulduyordu kulaklarında…

Rüzgarın sesi, maziden gelen sesleri taşıyor gibiydi…

Çocuk bağrışmaları işitiyordu…

Ki bu Atatürk İlkokulu’nda cıvıl cıvıl oynayan çocukların sesiydi…

Bu, islimcinin, mulihiyacının, salepcinin sesiydi…

Bu avluları bir birine karışan komuşların sesiydi…

Bu, kurşun ve top sesleriydi, mazgal deliklerinden karşıyı gözetleyenlerin, Hüseyin Paşa’nın, Uluçamgil’in sesiydi…

Gözleri buğulandı…

Aldı başını yürüdü…

Karşıdan iki kişi geliyordu, ayakkabılarının arkasına basaraktan…

Tam o iki kişinin olduğu köşede, beyaz yakaları, siyah önlükleri ile Kız Lisesinden çıkan arkadaşları ile buluşur, yolun sonuna kadar birlikte yürürlerdi…

Ve o daracık ince uzun yolda, ince bir ipliğin üzerine dizilmiş yaseminlerden bir demet hediye etmişti sevgilisine…

O da yaseminleri tarih kitabının sayfaları arasında saklamış, yaseminler o sayfalar arasında kuruyarak ebedileşmişti…

Yaseminler tarih olmuştu…

Sızlanıp yürüdü…

Pancurları sıkı sıkıya kapalı bir evden arabesk türküler çalınıyordu…

O evi dün gibi hatırladı…

İki katlı eski bir Türk eviydi orası ve alt katındaki bir oda, köyden gelen liseli bir gence kiralanmıştı…

Aynı okulda, aynı sınıf ve aynı sıraları paylaştığı arkadaşıyla orada şiirler okurlar, dünyada gelişen yeni akımları merakla anlamaya çalışırlardı…

“Hey hat!” dedi yürüdü…

Sokak isimlerinin bazılarını tanıyamadı…

Varilden barikatlara doğru yol aldı…

Sabahattin Ali’nin “Ses” adlı öyküsü düştü aklına…

Şu mısralar o öyküde yazılmıştı: Döndüm daldan düşen kuru yaprağa / Seher yeli dağıt beni kır beni / Yarin çıplak ayağına sür beni…

Kendisi kuru yaprak gibi ordan oraya sürükleniyor muydu diye düşünürken, bir anda uyanıverdi…

O an nerede olduğunu bilemedi…

-“Aman Tanrım ne rüya!” deyerek gözlerini oğuşturdu…

Gözleri bulanıktı ve kalbi hızla çarpıyordu…

Bu rüya gerçek miydi? Ahmed Arif’in o şiirdeki sızlanmalar gibi:

Rüya bütün çektiğimiz / Rüya kahrım rüya zından / Nasıl da yılları buldu / Bir mısra boyu maceram…

Hemen giyiniverdi ve dışarıya fırlayarak kaybolan o kentin sokaklarına daldı…

Ne görsündü!..

Karşıdan iki kişi geliyordu, ayakkabılarının arkasına basaraktan…

Hâlâ rüyada mıydı, yoksa tüm bunlar gerçek miydi…

Bir of çekti, aldı başını yürüdü…

Anılar Çığlık çığlığa:

Bazan bir vapur kalkardı yüreklerden…

Ayrılık, bir gemi gibi acımasızca uzaklaşır kaybolurdu…

Bir daha geri gelmemecesine… lefkoşa eski fotolar (1)

Kerpiç duvarlar arasında sıkışıp kalırdı Lefkoşa…

Derin bir hüsran ve hüzün sarardı her yanı…

Uzakları yakın eylemenin zamanı gelmemişti…

Sanki her taraf liman, her taraf ayrılık… Bu eski Venedik şehrinde…

Kalkan her uçak, her vapur, ayrılığın acısını ekerdi gönüllere. Derin bir yara açarak…

Londra uzak, Avusturalya daha da uzak…

Leymosun’dan kalkan vapur, ağır ağır ilerlerken, arkasından gözyaşları denize dökülür, artık ne mendil ne de bir kol sallansa ne çare…

Uzak olurdu herşey… Çok uzak…

Seneler beslerdi ayrılık ve hasret acısını… Büyür, büyür ve büyürdü…

Anaların yüreği prangalanmış gibi hasrete tutsak.  Artık, o kerpiç duvarlara sinmiş anılar… Duvardaki siyah beyaz o fotoğraflar… O mutlu günler… Hayal gibi…

Özlem gidermek mektuplara kalırdı. Haber almak, haber salmak gönül rahatlatırdı…

Fakat yol ırak…

Mektuplar okyanusları aşar, başka bir dünyaya hasretin göz yaşlarını taşırdı…

Böyle zamanlarda ne şarkıların ne bayramların tadı kalır, hayat büsbütün kararırdı…

Belki bir gün, her şey düzelecek ve bir birini bekleyenler elbet kavuşacaktı…

Fakat zaman o zaman değil…

Londra sokakları paramparça ederdi adamı… Bilmedik insanlar arasında yaşamak zor zanaat…

Elleriniz ve gözleriniz ihtiyarlar. Daha, gençken düşer aklar saçlarınıza…

Bir gün gelir, o insan siz değilsiniz artık…

Zaman çok değişmiş…

Mektup yazan bile kalmamış…

Ve ne de sizi tanıyan…

Yıkılıp gitmiş herşey…

Anılar kalmış çığlık çığlığa…

Bir daha yaşasam: lefkoşa eski fotolar (4)

O sokaklarda bir daha yaşasam…

Kıvrım kıvrım o sokaklarda bisiklet sürsem…

Demir karyolalara uzansam…

Sündürmelerinde yatsam…

Evin damı akıtsa, akıtan damın altına leğen koysam

Avlusunda otursam, toprak su küpünden çiçeklere bir lenger su alsam…

Bir daha yaşasam…

O sokaklardan geçerken Ruhsanabaya uğrasam; ikbal alsam, kara sakız alsam…

Hisarlarına çıksam uçurgan uçurtsam…

Aynalı’dan hikaye dinlesem;  İbrahim Çolakoğlu’ndan küçücük teneke kutu sütü alsam…

O sokakların köşelerinde dursam; bucaklarına dalsam…

Sokak lambalarının altında ıslansam; şişeciye şişe satsam…

Cuma gecelerini sabırla beklesem; televizyonda siyah beyaz bir Türk filmi izlesem…

O sokaklarda bir daha yaşasam…

lefkoşa eski fotolar (2)

Bir kere daha aşık olsam; mektup yazsam; mektup yapraklarının arasına gül koysam…

Liseye gitsem, muziplik yapsam… Kışladan kaçsam; lokaba atılsam…

Kız lisesindeki kızları gözetlesem; çıkış vakitlerinde aralarına dalsam…

Okul Müdürümüz Erol Özçelik beni çekse “bu ne kılık kıyafet” dese; beni azarlasa…

İngilizceden cebirdem çaksam…

Mevsim kış olsa, Zafer Sinemasına gitsem, orta yerlerde otursam; İsmet filmi başlatsa…

Kanlı Dere’ye uzansam, akan suyun sesini dinlesem…

Yel değirmenleri dönerken bir pastaneye otursam;  Akpınar’da kazandibi yesem…

O sokaklarda bir daha yaşasam…

Çocuk Bahçesine uzansam; Çağlayan’da volta atsam…

O kızın kapısından geçerken panjurları açık olsa, ona bir daha baksam…

Enver’in kahvehanesine otursam, kahve içsem sigara içsem; nargile kokuları hisarlara dağılsa…

Sarayönü’ne yürüsem, önünden geçerken Çoronik’ten laf işitsem…

Ayakkabıcıya uğrasam, bir çift bot ısmarlasam…

Kışlaya doğru yol alsam, Galadari’den ayran içsem…

Bir daha yaşasam…

Pencere kenarları tahtadan bir köy otobüsüne binsem, bir yol alıp gitsem…

Tarlalarda akbabaları kovalasam; bir bostanda otursam karpuz hellim yesem…

Şafak sökmezden önce 4-7 nizamiye nöbetini tutsam, sonra okula varsam…

Sonra yine kışlaya dönsem; trompetimi çalsam; “si” sesini yanlış çaldığımda Zeki Taner Hoca bana kızsa…

Parkamı giysem…

Bildiri dağıtsam…

Afiş yazsam…

O sokaklarda bir daha yaşasam…

(Not: Poli’de yayınlanan yazılardan seçmeler.)

[newsbox style=”nb3″ title=”POLİ 289″ display=”tag” tag=”289″ number_of_posts=”6″ sub_categories=”no” show_more=”no” post_type=”post”]