Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

SOHBETİMDİR…

VİRÜSÜ DÜŞÜNDÜM GÖZLERİM KAPALI:

Bir zahmet, şayet gidebilecek yaştaysanız taş plakların, elle çevrilerek kurulan zemberekli gramofonlarda çalındığı dönemlere gidin. Tutun ki 1940’lar 50’ler yılları..

Türkiye İstiklal savaşının yaralarını daha kapatmamış. Üstüne 1. Dünya Savaşı vurmuş.

Kıbrıs’ta ise  hayat hakkının kalmadığı, işsizliğin son kerteye geldiği meşum dönemler..                                                                 İşte bu ahvaldir ki İngiliz sömürge idaresinin baskısından da  bıkıp usanan Kıbrıs Türkler  sandallar, küçük yelkenli kayıklarla gizlice kaçarak Mersin, Antalya, Anamur sahillerine çıkıp sığınma hakkı istiyorlardı…

Türkiye Cumhuriyeti bir muhtacı dide olmasına karşın, Güney kentlerine yakın köy ve kasabalarda bu sığınmacılara  ekip dürütmeleri için tarım arazisi veriyordu…

…İŞTE o göçmen Türkler çok sonraları Kıbrıs’a gelip gidecek kadar siyasi ve ekonomik durumların düzeldiği dönemlerde anlatırlardı neler çektiklerini! Nasıl mağdur olduklarını. Türkiye’deki fukaralığı, çaresizliği!..

***

ŞARKILAR   her zaman   savaşların, soyoekonomik durumların yada kalkınmışlıkla geri kalmışlığın   “seslendirmesi” oldular..

Nitekim sözünü ettiğim o dönemlerde dillerimizden düşmeyen en popülerleri hele de bir meyhane masasında söylenirken; “bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin, söyle canım ne dersin” gibilerinden şarkılardı… Yada Hamiyet Yüceses’in “makber mi yoksa mağrip mi” gazeli.

Safiye Ayla, Münir Nurettin, Müzeyyen Senar dönemleri..                                                         1945’ler 50’ler ve sonrası dönemler. Lefkoşa’da Beliğ Paşa, Mağusa’da Maraş’taki Olimpia yazlık sinamasında konserler verirlerdi sözünü ettiğim o şarkıcılar bestekârlar..

Hüzünlü yürek burkan şarkılardı.. Siyah beyaz Türk filmleri de!

***

NERDEN NEREYE DİYECEKSENİZ! O yıllardan şu “koronavirüs yıllarına” diyeceğim..

Ki artık iki tek atarken dilimin ucuna yapışıyor: “Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin!”                                                                       Nitekim ne  diyordu Yahya Kemal’in şiirini besteleyip şarkısını söyleyen  yapan Münir Nurettin Selçuk? “Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç.. Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!..”

İŞTE büyük sorun! Çünkü artık ömrümüz de Covid-19’un ipoteği altındadır!

Kulağınıza bir şey fısıldayım mı?  Bundan sonra artık dünya iflah olmaz! Belki virüsün etkisini azaltırlar ama yok edemezler..

Kısaca bu virüsle yaşamaya alışacağız.  Öldürdüğü gerçeğine alıştığımız gibi!

***

DERS ALMIYORUZ AMA: Tüm dünyayı pençelerine alan “virüs”  gibilerinden bir “azrailimiz” bile varken;  “ihtiraslarımızla düşmanlıklarımızı” silkip atamıyoruz!

Geçmişte toprakları paylaşamıyorduk. Şimdi denizleri bile paylaşamıyoruz..

Deniyor ki ama o denizlerde “doğal gaz var, petrol var, insanlığın enerji kaynağı var. Elbet muktediri olan kazanacak daha çok hayat hakkına sahip olacak!

KEŞKE Yunanistan sadece böyle düşünseydi! En azından “halkının çıkarları uğruna” derdiniz.  “Geleceklerde daha müreffeh hayatlara kavuşmaları için” olduğunu düşünürdünüz. Ve  Doğu Akdeniz’deki sahiplik iddiasına gizliden de olsa hak verirdiniz.

OYSA değil! Artık tam anlamıyla  “faşizmin” tamlamasında yerini alan Yunanistan, Türk ve Türkiye düşmanlığıyla beslenen, kin ve nefret saçan bir ülke durumuna geldi..

Yok! “Gücünden, heybetinden kaynaklı sahiplik güdüsü değil!”

Kökü Kıbrıs’a dayanan, çıkışı “Ortodoks dünyasının iki asır öncesi “meğali idea” ile  ilkeleşen, “Müslüman Türk ve Türkiye” düşmanlığı nedeniyle!

ŞÖYLE ki günahı kadar sevmediği Müslüman Araplarla iş ve güç birliği yapacak kadar! Ki hem Ortodokslar hem Hristiyanlar için son peygamber Hz. İsa’dır! Hz. Muhammet ise olsa olsa Emine’nin yanında çalışırken, develerle  bezirgâncılığını yapan sıradan bir Arap’tır!

***

MISIR işte bu mentalite ve karakterin,  Yunanistan gibi saygısız  devletleriyle ittifaklar yapıyor!  Yanına ezeli ve ebedi düşmanı olan İsrail’i bile alarak Doğu Akdeniz’de “kullu makka”  askeri tatbikatlara katılıyor! Bunu yaparken de şerh koştuğu ülke Türkiye olmakta!

ARTIK “Akdeniz’in bu bölgesinde ve Orta Doğu ile Birleşik Arap Emirliklerinde  sürdürülen olağan politikalar değil..  Türkiye düşmanlığı üzerinden beslenip kaynaklanan    egemenlik tartışmaları vardır.                                   Bunu Kıbrıs’ta en iyi  anlayan Türk halkıdır.                                                           Nitekim adayı Yunanistan’a bağlamak için Türk halkını saf dışına itmenin mücadelesini  sürdüren Rum-Yunan ikilisi iki asırdır   başaramadığını şimdilerde Müslüman Arapların Mısır’ını  bile safına çekip beraber askeri tatbikatlar yaparak başarmak istemektedir..

Kısaca Bölgemizde en az Covid-19 kadar tehlikeli bir virüstür Rum-Yunan ikilisi ki Arap dünyasına da bulaştırmıştır!

***

VE KISACA TAKILDIĞIM: Kaç zamandır yazayım diyorum… Sonuçta yazıyorum.

Fakat önce Mağusa Belediyesini bir iki başarılı “hizmetinden” dolayı hak edenin hakkını vererek tebrik edeyim.

Bir kere Mağusa’yı “evlerdeki çöplere yenik düşürmedi.” Bayram seyran  virüs falan demedi kapıların önüne ne konduysa aldı, topladı, götürdü…

Ve Mağusa’yı kaç yıldır çiçeksiz, yeşilsiz bırakmadı.

Fakat:  Hani  o yeşile, o çiçeğe doyamayan bir iştahla daha daha derken  olay ağaç budamalarına geldiğinde kantarın topuzu kayıverdi.                                                                  İlgili ve sorumlu görevlilere  bir hastalık musallat oldu. Ağaçların dallarını  tam gövdesinden çıktıkları yerden  budayıp cascavlak bırakmak..

Tabi ki bir süre sonra daha gümrah yeşerip dallar budaklar salacaklar ama…          YA o dallar arasında yuvaları olan kuşlar? Akşamüzeri oldu muydu Mağusa’nın iki bulvarındaki ağaçlara güneş batımıyla dönerlerdi.. Cıvıl cıvıl seslerini arabalarımızda gidip gelirken bile işitir “işte akşam oluyor” derken hayatın nasıl bir devinimle devam ettiğine tanıklık ederdiniz.    O yüzlercesiyle kuşlar  ya  o dalların arasına kurdukları yuvalarına dönmek, yada dallara  tünemeye gelirlerdi.                                Artık  o kuş cıvıltıları  yok! Çünkü yuvaları veya  doğal barınakları olan dallar da yok! Kim bilir o yüzlerce binlerce  kuş nereye gitti ne oldu?   Dert değil dense de bazen işte böyle dert olur ama.. İnsan yüreği işte!