Liderliği döneminde “çözüm” konusunda Rahmetlik Denktaş’a çok kara çaldılardı. Tıpkı Kıbrıs Türk halkının davasını yüklenen toplum lideri Dr. Küçük’e çaldıkları karalar gibi!
Her iki liderimize yönelik saldırıları “siyasetin cilveleridir” deyip aldırmazlıktan gelemiyorum. Çünkü savundukları “Kıbrıs Türk halkının ulusal davasıydı!” Kime karşı? Şimdilerde komşumuz Rum liderliğine karşı!
Peki Makarios’lu, Kleridies’li, Kiprianu’lu, Vasiliu’lu ve sonrası Rum Başkanları için neydi Kıbrıs sorunu? Neden 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinden beridir müzakerelerden müzakerelere koşuşturulurken bir çözüme ulaşılamadı?
Hem de zaman zaman o “müzakerecilerin” ayni kafa ve dünya görüşüne sahip olmalarına karşın. MESELA Denktaş’la Kleridis! Sağ’ın iki ulusalcı politikacılarıydı. Her iki lider de İngiliz sömürge döneminden, Eoka’dan TMT’den geçtilerdi.
Mesela Hristofyas’la Talat. Sol kafaları, global düşünceleriyle pek alâ da siyasi sorunu iki halkın kazanacağı haklarıyla çözüme ulaştırabilirdi. Başaramadılar!
Mesela Sn. Akıncı ile Anastasiadis.. Öncesindeki müzakerelerle, Annan planından beridir devam eden süreci de değerlendirip iki bölge gerçeğini akıl süzgecinden geçirdikten sonra bir çözüme ulaşmalarına çok az kaldıydı. İşte o son anda müzakereler darmaduman olduydu ama?
Neden? Çünkü Güney Rum liderliği, kilisesi ve halkı için müzakerelerin tek amacı tüm adaya egemen olabilecekleri bir çözüme ulaşmalarıdır. Türk halkının bu çözüm içindeki hakkı ise kesinlikle “Türkiyesizliği çakan azınlıktaki bir cemaatın muhtariyet hakkı” kadardır!
YUKARIDA yazdıklarım bilinen “tekrarlar” da olsalar yinelememin nedeni geçen gün Sn. Akıncı’nın Erhürman’la görüştükten sonra gerçekleştirdiği basın toplantısındaki açıklamalarıdır. Çünkü bu açıklamalar eğer Rum tarafında bir politika değişikliği olmazsa, müzakerelere son noktanın konduğunu haber vermektedir. Nitekim Sn. Akıncı diyor ki: “Bir daha ucu açık, takvimsiz, Kıbrıs Türklerini ayni şekilde sürüncemede bırakırken, yıllarca sürecek yeni ve sonuçsuz bir müzakere sürecinin parçası olmayacağız…” “Bu adada bir şekilde barışçı ilişkiyi adı ne olursa olsun tesis etmek durumundayız…” “Kıbrıslı Türkleri ve Türkiye’yi sürekli denklemin dışında tutarak değil, içinde değerlendirerek bu gelişmelerin nasıl olumluya çekilebileceğinin de düşünülmesi gerekir…”
ANLIYORUZ ki Sn. Akıncı’yı da bıktırıp usandırdılar! Ve bir kez daha anlıyoruz ki bundan sonra bize gerekli olan ulusal dava birlikteliğinde Kuzey’i Rum’un peşimizden koşacağı başarılı devlet mertebesine ulaştırmaktır. ********** YENİERENKÖY BELEDİYESİNİN AYNALADIĞI SORUN!
Aslında belediyeler sorununu delip patlattığı için ve eğer analizi yapılmış, dersi alınmışsa, Yenierenköy belediyesini iflas etse de kutlamak gerekir! Değil mi ki bir musibet bin nasihatten evladır!
BU belediyenin “batıyorum” çığlığını 2016 yılında işittik! Çalışanlarını bile ödeyemeyecek duruma geldiydi! Bu nedenle bir gün eski belediye başkanı Özay Öykün’le telefonda konuşma gereğini de duymuş, anlattığı sorunlar bölgenin konumunu iyi bildiğimden beni şaşırtmamıştı! NİTEKİM kırsaldaki diğer bazı belediyeler gibi Yenierenköy de kilometrelerce ötede kendine bağlı köylere (12 köy) hizmet götürmek zorunda kalıyor.. Hizmet deyip geçmeyin! Mezarlıkların temizlenmesinden yolların yapımına ve o kilometrelerce yolların kenarlarında temizlenmesi gereken otlara, toplanacak çöplere, çeşmelerden akıtılacak sulara kadar.. ÖTE yandan kırsaldaki tüm belediyelerin “iyi-kötü yönetimler” gibi klasik nedenleri aşan bir başka sorunları da kentlerde olduğu gibi artık “kendilerine bağlı köylerde de patlama derecesinde imar iskânın artması, sosyal hayatlar geliştikçe beklentilerin yoğunlaşmasıdır.. YANİ yıllar önce oluşturulmuş belediyelerin kurumsal ve yönetsel işlevleri, şimdilerde gitgide ve hızla artan dolayısıyla hizmet bekleyen imar iskân bölgelerine yeterli hizmeti götürmeye yetmiyor.. Zorlandığı yerde de borçlanılıyor sonu da Yenierenköy belediyesi gibi oluyor..
ÇÖZÜM mü? Bazı köylerde ve muhtarlıklar bünyelerinde “imece” usulü dayanışmaya yeniden dönülebilinir. Mesela şu mezarlıkların otlarını köylü kendisi temizleyebilir! Hatta kooperatifçilik yaygınlaştırılarak kollektif ve sosyoekonomik bilinç bazı belediye hizmetlerini de kapsamına alacak şekilde geliştirilir… Yoksa kurtarsanız da Erenköy belediyesini, yarın yine yıkılır! **********
KISACA TAKILDIĞIM: (ZORLA HATIRIMIZA GETİRİYORSUNUZ!)
Biz “Türk-Rum çatışmaları devam ederken Kıbrıs Türk halkının davasını yükleneceğiz diye gidip Makarios’un danışmanı olan İhsan Ali’leri de tanıdık..
Biz elifi görse mertek sanan cahillerin ceplerine akıtılan para uğruna Akel’e satılan “kantarcıları” da gördük!
Biz kişisel kavgalarından dolayı Rum tarafına sığınanları da gördük, Türk tarafında Rum için casusluk yapanları da! Yıllarca Rum’dan aldığı türlü çeşitli yiyecek içeceği Türk çarşılarında baskın pahaya satıp şişinenleri de gördüğümüz gibi!
İHANETİN küçüğü büyüğü yoktur! Dini imanı olmadığı gibi. Nitekim Kıbrıs Türk halkının hem siyasi hem sosyoekonomik yönden canına okuyan ve “devirlerin” değişmesine karşın hiç değişmeyen bu “ihanet şebekeleri” bir yandan “kişinin hak ve hürriyetine sığınmakta, öte yandan “herkes fikrini söylemekte serbesttir” gibi abuk iddialarla Türkiye’ye ve adadaki askerine saldırmaktadırlar!
ŞİMDİ de o geçmiş “şebekelerin” modern versiyonları türedi! Kendi kendilerine “halk kahramanlığı” payesi veriyorlar! Ve ikide birde “halkım” diyorlar. Sonuncusu Mağusa’da görüldü. Diyorlar ki “Mağusa kimsenin tutsağı değildir!” Allah Allah! Mağusa tutsak mı ki? Kimin tarafından? Böyle bir iddiayı kim hangi hakla yayıyor! Örneğin bir Mağusalı olarak benim, senin, onun adına medyada da yayarak özgür ve egemen bir kent nasıl tutsak ilan edilebiliyor! Bu hakkı bunlara kim verdi? (Yapmayın beyler yıkıp viran etmeyin perdenizi!)
































