Siyasi sorun ve müzakereler uzadıkça çözüm olasılıkları azalmakta mıdır artmakta mıdır? Çok açık ifade edelim: “Sürecin uzaması anlaşmazlıkların köklü oluşunun ispatıdır. Yoksa neden uzasın? Hele ellerinin altında Annan planı gibi Türk tarafının vakti zamanında “evet” dediği bir plan varken. Bazı maddelerini bugünkü koşullara adapte eder şıpıdık anlaşmaya varılırdı!
Sorun buradadır: Çünkü 2004’de Türk tarafı “mağdur ve mazlum” bir Kuzey coğrafyası panoramasında yarınları meçhul Türkler dramını yaşarken bu profili ile kendini çok çaresiz görüyordu! Avrupalı olmak, yetişen gençleri Avrupalı yapmak bir ukde haline geldiydi.
Fakat sonrası Kuzey için 2004’ler artık aşılmış, bir milyona dayanan turisti, onu aşkın üniversitesi, duble yolları, göletleri barajları, cebindeki AB pasaport ve kimliği ile dünyada istediği her yeri turlayabileceği, bünyesinde üçüncü ülke insanlarının ikametinin gitgide çoğaldığı bir “Kuzey Kıbrıs gerçeğine ulaşıldıydı.” Bu gerçeğe son perçin Türkiye’den KKTC’ye akan su ile vurulurken, artık Kuzey’in “varlık gailesi” değil, sosyoekonomik yönden belirli bir düzeye gelebilme hedefi vardı… Bu hedefi de “seçtiği yöneticileri gerçekleştirecekti…”
GERÇEKLEŞTİREMEDİLER! Bu nedenle eğer vizileyip zırlanıyorsak sahip olduğumuz “varlıktan” dolayı değil; “varlığımızı yüceltecek” yönetici kadrolardan yoksunluğumuzdan dolayıdır! Heyecanları yitip gitmiş, niçin Kuzey’de varlık olduğumuzu bile unutmuş, ayıp olmasın, Rum gücenmesin diye geçmişe bile bakmaktan sarfınazar eyleyen Yöneticiler yönetimlerinde ancak bu kadar olabilirdik!
MASADAKİ ELİMİZ: Bu nedenle zayıftır! Çünkü Eide bile havaya girdi artık “iki halkı iki ayrı bölgede iki ayrı kurucu devlet olarak bir federal sistemde çözüme götürmek yerine; bayram çocukları sevinçlerinde ellerini çırparak, “adada Avrupai bir çözüm olsun” deyiveriyor! Sanki o Avrupa “zemzem suyu ile yıkanmıştır da Kıbrıs mahrum kalmıştır!” Ki zavallı mültecilere nasıl insanlık dışı muameleleri reva gördüklerini yüreğimiz parçalanarak izliyoruz! Irkçılığın şahikasına çıkmış, kentlerde mülteci avı başlatılmış, evleri yakılıyor!
KISACA: Çözüm olmalı! Fakat ne Eide kafasına göre ne de Anastasiadis arsızlığına göre olmalı! Çözüm olacaksa Kuzey’deki Türk halkının 1954’lerden beridir gasp edilen haklarının haklılığında olmalıdır!
**********
SAĞLIKTA SORUNLAR: (ŞU ANDA SORUN MAAŞLARDAKİ ANOMALİ OLMALI!)
Hem Rumlar hem de Türkler. Bir konuda yapışık ikizler gibi evet “Kıbrıslıdırlar!” Kendilerini dünyanın odağı sanırlar! Ve zannederler ki tüm dünya kendi etraflarında dönen seyyaredir! Hele Rumlar! Tırnak kadar ilgileri ile genleri yoktur ama nedense kendilerini Levantin değil, eski Yunan medeniyeti vurgulamasında “Helen” olarak lanse ederler! Hayret, kabul da görürler ki mal meydanda, şımardılar!
ŞİMDİ: Bu girişten sonra kalkıp da “sağlıkta sağlıksızlıktan” söz edersem “ne alâka” diyeceksiniz! Alâkası şu: “Kendimizi dünyanın odağı zannetsek de mesela 1974’ü baz olarak alıp söylersek, kırk bir yıldır ne “Sağlığı” kurtardık hastalıktan ne de Eğitimi! Bu iki “kurum” her gelen hükümetin başını hem ağrıtmakta hem de belaya sokmaktadır! Ve galiba “yaparız ederiz” lafazanlığının saçlarını döküp altından kel başı ayazlatan da bu iki Kurumun hâlâ en büyük sorunlar olmalarıdır!
TA ESKİDEN GELİYOR. Galiba 1978’lerde Mağusa’da Adaoğlu ile “Fikir Sanat Kulübünü” kurduğumuzda iki kez “Sağlık Servislerinde Normalizasyon” başlıklı açık oturumu yönetmiştim. Ta Lefkoşalardan doktorlar çağırmış, Sağlıkta ne yapabiliriz diyerek arayışlara girmiştik. Sonuçta belki işe yarar kabilinden şöyle bir sistem geliştirildiydi: (Ki bu sistemi de uygulamaya Mağusa’da baş doktor görevlisi Rahmetlik Dr. Güvener’di.) Buna göre doktorlar öğleden sonra saat üçte mesaileri bittikten sonra hastanede kendilerine özel hazırlanan “muayenehane odalarında” hasta görebilecek kazançlarının çok küçük bir kısmını hastaneye bırakacaklardı.. Şimdilerde arayışları süren Hastanelerde döner sermaye sisteminin tutun ki minisiydi! Galiba bir hafta yürüdü, dağılıp gitti!
Diyesim o ki sağlık servislerinde arayışlar hiç bitmedi. Şimdilerdeki sorun ise “sistem arayışını” aşıyor! Aranan “doktorun hastanede tam gün mesai yapmasına karşılık ne kadar maaş alacağı sorunu oluyor!” Nitekim bir iki kişiyle konuştum, söyledikleri şu:
Bir doktor kolay yetişmiyor. En az on yılını veriyor tahsiline.
Şimdi getirilen Tek Sosyal Güvenlik sistemi ahkamlarında Devlet hastanelerinde istihdam edilen bir doktor üç bin küsur lira maaş almaktadır!
Üstelik: Artık doktorlardan bu maaşla Tam gün mesai de istenmektedir!
Oysa artık devlet hastaneleri dışında özel hastaneler, özel klinikler doktorlara o “döner” dedikleri sermeye ile çok daha büyük olanaklar sunabiliyor, üstelik güle oynaya mesai yapmalarına da cevaz veriyorlar!
Bu nedenle olmalı son zamanlarda istenmeyen bazı mesleki istismarlar da yaşanınca peş peşine istifalar gelmeye başladı! Ve olay zaten hiç eksik olmaz, yine eylemlere kadar vardı!
Doktorlar ne istiyorlar? Çok kısaca “Hakimlerin aldığı maaşları!” Hani derler ya, Allah kimseyi hakime hekime düşürmesin! Doğrudur çünkü Sağlık ve adaletin insan hayatında ne kadar önemli yeri olduğunu çakarlar! Kısaca yıllar öncesinden söylüyoruz: Önem, liyakat ve toplum katlarındaki “saygınlığına” göre maaş! Bunu yapamaz ve “özele” karşı olurken “devlete ait özeli” koruyup beklentilerine cevap veremezsen, kaos yaratırsın!
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (MÜJDELER OLSUN!)
Baktım yavaştan Mağusa’da bazı anayolların beyaz, sarı trafik çizgileri çizilmeye başlandı! Yetmez ama başlangıç için iyiye alamet…
Ve bir sorunun daha altını çizeyim. Mağusa’da çarpık yapılaşmalar nedeniyle hiçbir anayolda hatta bazı mahallelerde “yol adreslerini” okuyacağınız tabelalar görünmüyor! Ya kaybolup gittiler yahut gözükmeyecek kadar apartmanların arasına sıkıştılar! Mümkün değil hangi yoldan geçtiğinizi bilemezsiniz!..
Ve tabi o “dükkan mağaza tabelaları rezaleti!” irili ufaklı hilkat garibeleri! Tam bir arabesk görüntüde çirkinlikler deryası olmuşlar, Mağusa içlerinde yüzüyor. Haber verelim dedik!
































