Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Sisli puslu havalarda…

 

İşte böyle havalardı Lefkoşa sisler altındaydı bir görünmezliğin bir bilinmezliğin içinde.

Her şey güzel gidecek derken yollar kapanır, tel örgüler çekilir, varillerden barikatlar dikilirdi sokak aralarına.

Kesilen yollar kaç gün kapalı kalacaktı kimse bilmez, bir hayat tam ortasından bölünmüş başka bir hayat tam da oradan başlayacaktı fakat kim bunun  farkındaydı.

Mahmut dayı el arabasını yine sürükleyecek Girne Kapısı’ndaki yerini yine alacaktı,

Mullahasan’ın kahvesinde baharatlı çaylar yine kaynayacak, kahveler yine pişecek fakat hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…

Mevsim tam da buna benzerdi, yaşanan günler de, dar sokaklara inen sisli puslu havalar da.

Kurt dediğimiz yaratıklar böyle havaları severdi, doğrusu pusu kurup mahalleleri ve sokakları birbirine düşman edenler de…

Hava dibelik külden bozma bir renge bürünürdü biraz da ürkütücü.

Halbuki belli belirsiz sisler içine gömülen toprak kiremitli damlar bu kadim kente daha masalımsı bir hava verirdi, evet tam da böyle.

Birbirinin boyunu aşan evler pek yoktu uzaktan bakıldığında kent damlarıyla ve servi ağaçlarıyla ve minareleri, kiliseleriyle tekmil görünür ve birbirine denk dururdu her şey.

Nereden baksanız Lefkoşa’ydı…

Birkaç silah sesi ölüm sessizliğine gömerdi kenti hatta ölüler bile daha canlıydı (!) birbirine sokulmuş sokaklar tetikte.

Sanki Tanırsal bir durumdu inananlar için bu kentin kadim yaşamı ki her dönemde bir belâ.

İşte böyle mevsimlerdi birkaç el silah sesi ile başlamıştı olaylar ve bundan sonra Aralık ayı dendi mi kan, ölüm, barut, pusu ve ayrılık gelecekti herkesin aklına…

Halbuki ne güzeldi Lefkoşa!

İlkokul yolları şendi, şarkı gibiydi o yollar o sokaklar sanki hep birlikte söylenen.

Halbuki ne güzeldi,

Cuma dendi mi Bandabuliya gelirdi insanın aklına başka bir şey değil, tam da böyle.

Ne güzeldi buğulanmış camlarında pastanelerin bir köşede oturup muhabbet etmek bir kazandibi yerken ve dışarıda türkü gibi bir yağmur.

Ne güzeldi belli belirsiz yağmur yağarken bir bisikletin ayakçasına asılmak, sinemaların afişlerine bakmak ve uyarsa bir bilet ayarlamak.

Ne güzeldi kış gecelerinde simit helvası dökmek islim üstünde simidi oklava ile kıvama getirmek ya da bazı geceler mangalda kestane.

Güzeldi evet, kan ter içinde sevgiliye mektup yazmak unutulur mu o kalp atışları?

Ne bekleyebilir ki bir insan kısacık bir hayattan, Çağlayan Parkında yıldızların altında muhabbet edip vakit geçirmek az şey miydi o surlara tutunarak…

Diyeceğim,

Böyle havalardı,

Sisli puslu…