Köşe Yazarları

“Silahların gölgesinde”


Bir sözlüğe göre “işgal” sözcüğünün tarifi şöyle:

  • Başkasının elinde bulunan bir toprağı, bir yeri ele geçirme.
  • (Bir kimseyi) yaptığı işten alıkoyma, (bir kimsenin) vaktini

Türk Dil Kurumu ”Fetih” sözcüğünü şöyle açıklar:

“Müslüman egemenliğinin genişletilmesi anlamında kullanılan Fetih, bir bölgeyi genellikle de bir ülkeyi, savaşla almak anlamına gelmektedir.”

Çok şey düşündürür…

Tarihlerde yanılmıyorsak 1987 ile 1989 yılları arası olmalıydı,

O dönemin Kıbrıs Türk Güvenlik Komutanı Ali Yalçın Paşa, gazetecileri o güne kadar görülmedik yerleri gözlemlemek için izin çıkartmıştı.

Bunlar arasında Erenköy’ü tepeden gören bazı bölgeler olduğu gibi, Kapalı Maraş bölgesi de vardı.

Manzara bugün için orayı gözleyip gördüklerini aktaranlardan farksızdı…

Savaş insanlık için yüz karasıdır.

Eskiden fetihler, Hıristiyan olsun Müslüman olsun, din uğruna yapılırdı.

Kimisi “kutsal topraklar” uğruna savaşır ve toprak işgal ederdi, kimisi kendi dinini yaymak uğruna; ayrıca ganimet elde etmek için.

O dönemler geçti derken, kimi yerlerde toprak elde etmek için çeşitli hareketler yapılmıyor değil.

Ve hatta din yayılmacılığı konusunda fetihçi anlayışla hareket edildiği de bilinir.

Aynı toprak parçası üzerinde yayılmacılık yapmanın, buna yeltenmenin, toprak ve mülk kazanmak için siyaset kollamanın, bütün bunlara niyet etmenin en göze batan örneği İsrail’den sonra Kuzey Kıbrıs’ta görülüyor!

Binlerce ev ve bahçenin, binlerce iş yerinin bulunduğu Kapalı Maraş’ı açmak niyetini (siyasetini), yayılmacı bir anlayışın dışında tutmak mümkün mü?

Bu siyasetin normal bir siyasi argümanmış gibi dile getirilmesi vahimdir.

O binlerce ev, bahçe ve iş yerlerinin (oteller dahil) bir teki Kıbrıslı Türklere ait değildir; hiç kimsenin orada mülkü yoktur.

1974 öncesinde o bölgede çalışma hayatının dışında Kıbrıslı Türk de yaşamıyordu.

O bölgeden kuzeye geçen Türk “göçmen” de yoktur, orada mal-mülk bırakıp kuzeyde mülk talep eden de yoktur.

İstisna var mı bilmiyoruz.

Böyle bir durumda Maraş’ı açma konusunda siyaset geliştirmek, (bir an Türkiye’yi meselenin dışında tutalım) Kıbrıslı Türkleri dünyanın gözünde toprak elde etmek için sırtını belirli bir güce dayayıp işgale yeltenen bir halk olarak göstermez mi?

Böyle bir siyaseti kim/kimler çizdi?

Rum tarafının beğenilmeyen tutumlarını işgal yoluyla dünyaya göstermek mümkün mü?

Meseleyi toprağın Vakıf mülkü olması gibi karmaşık hikayelere dayandırmak ne kadar geçerlidir?

Öyle olsa bile, toprağın sahipliğine dair tarihsel ve tartışmalı bir argüman, tapuları belli, iş sahipleri belli, sakinleri belli, şirketleri, yatırımcıları, sermayedarları belli olan bir kenti işgal edip kullanmaya yol açar mı; bu hakkı tanır mı?

Kıbrıs Türkünü bu duruma düşürmemek için, bu yayılmacı ve zorba anlayıştan uzaklaşmak en iyisi.

Aksi taktirde, bu konuda sadece komşudan ve dünyadan tepkiler gelmeyecek; kendi içimizde de tepkiler yükselecek/yükseliyor.

Senin vatandaşın kurguladığın şeye inanmazsa, dünyanın inanmasını beklemek saflık olmaz mı?

Bunca yıl aradan sonra Rum sanatçılara ait tablolar dün itibarı ile Rum tarafına geri verildi.

Bir tablo geri verilirken, yüz yıllardır oturmadığın; uzak durduğun; hak talep etmediğin bir kente “silahların gölgesinde” yayılmak ne iştir!

 

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı