– “Bu insanlar niye size geliyor” diye sormuştum.
– “Sen hasta olunca kime gidersin?” karşı sorusuyla yanıt vermişti.
Cevabımı beklemeden devam etmişti:
– “İnsan ne kadar rahat ve konfor içinde olursa olsun eğer maneviyatı eksikse mutlaka hasta sayılır ve maneviyatı aramaya çıkar, bu gördüklerin maneviyatlarını ararlarken yolları bizimle kesişenlerdir…”
Bu konuşmamızı genişçe bir odada yapıyorduk. Oda hınça hınç doluydu. O kadar ki kapıdan ve pencerelerden izleyenler vardı. İzleyenlerin büyük çoğunluğu el kameralarını çıkarmışlar konuşmalarımızı kaydediyorlardı.
Dini giysiler içinde olsalar da mavi gözleri ve beyaz tenleriyle dikkat çekiyorlardı.
Yani Avrupalıydılar.
İngiltere, Fransa, Norveç, İsveç ve diğerleri.
Etkileyici bir manzaraydı.
İslam, Avrupa’dan dışlanırken ve İslamafobi belası Avrupalının başına musallat olmuşken, dünyada bir küçücük bir noktadan ibaret olan Kıbrıs’ın, yok sayılmış Kuzey yarısının en ucundaki Lefke kasabasına akın akın Avrupalılar gelmekteydi.
Şeyh Nazım Kıbrısi’yi görmek, sohbetlerine katılmak, kaydedip ülkelerine götürmek için.
– “Bu Avrupalıları etkiliyorsun da kendi soydaşların senden uzak duruyor” şeklinde kışkırtıcı bir soru sormuştum.
Kahkahalarla gülmüştü.
– “Kıbrıslılar şeytandır” demişti.
– “Ya siz?”
– “Ben de Kıbrıslıyım…”
***
Son görüştüğümüzde Havadis ve Poli yazarları ile birlikte gitmiştik.
Amacımız din felsefesi üzerine bir mülakat yapmaktı.
Aynı mülakatı Güney’deki Başpapaz ile de yapacaktık.
Dolayısı ile Kıbrıs’ı derinden etkileyen din konusunda okuyucuya birinci elden geniş bilgiler sunacaktık.
Dergahın haremlik bölümünde kabul etmişti bizi.
Şaşırmıştım.
“Sizi ailesi kadar yakın sayıyor” demişlerdi.
Doğrusu gurur duymuştum.
Örneğin, Dağıstan’dan gelen 50 kişilik bir ekip tam bir hafta Şeyh’i görmek için bekliyorlardı.
Dışarıda bir hayli yabancı dolanıp duruyordu.
Biz “aileden” sayılıyorduk ve hüsnü kabul görüyorduk.
Halil Paşa, Yusuf Suiçmez, Ahmet Okan, Öntaç Düzgün, Hüseyin Ekmekçi ve ben.
Fotoğraf çeken oğlum Hasan’ın gözlerinin içine bakıp “sen Başaran’ın oğlusun” demişti.
Halil Paşa’yı dedesinden çıkarmıştı.
Lefkoşa çarşısındaki anılarını anlatmıştı.
Anlayacağınız 2 göbek sülalemizi tanıyacak ve hatırlayacak kadar Kıbrıslıydı.
Özünü, doğduğu toprakları, içinden çıktığı kabuğu reddetmeyecek kadar Kıbrıslıydı.
Ve eminim sırf bu yüzden Kıbrısi mahlasını almıştı.
***
Dün ölüm haberini aldığımda şöyle mırıldandım kendi kendime;
– “Dünyada en çok tanınan son Kıbrıslı aramızdan ayrıldı…”
Bir daha onun mertebesine erişen olur mu bilmiyorum.
Bildiğim bir tek şey vardır:
Kovuldu, dövüldü, konuşmasın diye camilerin elektriği kesildi, kapıları kilitlendi.
Şimdilerde “milli mücadele liderleri” diye andıklarımız O’na her türlü zulmü reva gördü.
Ama O, yılmadı, geri durmadı ve inançları doğrultusunda mücadele etti. Bu mücadelesinde hiçbir zaman kendine reva görülenle karşılık yermeyi düşünmedi.
Hep elinde bir zeytin dalı vardı.
Belki de buydu bizi birbirimize yakınlaştıran.
Bir de rahmetli dedeme tıpatıp benzeyen tarzı, konuşma aksanı, esprileri, gündelik hayata bakış açısı.
Velhasıl;
Dünyada milyonlarca insanı etkileyen içimizden birini kaybettik, hepimizin başı sağ olsun…
































