Nüfusun ve motorlu araçların yoğun olduğu kentlerde gürültüden geçilmez.
Bu yüzden insanlar, bu gürültünün de etkisi ile şehir dışına taşınırlar.
Eğer önlem alınmazsa, sessiz sakin sanılan yerler de bir müddet sonra kalabalıklaşır, tekrardan trafik ve esnaf gürültülerine gömülür…
…
1878’de adaya gelen İngiliz yazar Bayan Scott-Stevenson daha ilk gününde sağı solu kestiremediği için olmalı Lefkoşa sokaklarına dalmak durumunda kalmış neredeyse o dar sokaklardan çıkamıyordu.
Zaten yaşamın kendisi surların içindeydi.
Henüz motorlu araçlar hatta bisiklet bile Kıbrıs’a gelmemişti bu yüzden o tür trafik gürültüleri Kıbrıs’ta düşünülemezdi.
Ama o gürültülerin dışında başka gürültüler yok değildi…
…
Mağusa kapısından içeriye giren Bayan Stevenson önce kendisini nereye gittiği belli olmayan dar sokakların içerisinde bulur.
Kendisinin anlattığına göre sokaklar köpekler ve onların yavrularıyla doluydu fakat sessiz ve sakindiler herhangi birine saldırdıkları yoktu.
Bayan yazar beraberindekilerle birlikte Ayasofya, oradan Bandabuliya çevresine ve nihayetinde Kadınlar Pazarı’na ulaşmıştı.
Bayan yazarın gözleri çevredeki her detayı incelemekle meşguldü.
Çarşı pazar çok kalabalıktı, özellikle demircilerin gürültüleri kulakları rahatsız ediciydi.
Beyaz örtüleri içinde Müslüman kadınlar Rum kadınlardan daha alımlıydı.
İlk gözlemleri bunlardı İngiliz Bayanın.
Bir dükkanın önünde sandalyesinde birileri ile çene çalanın Rum, bir dükkanının içinde bir halı üzerine oturmuş vaziyette nargilesini tüttürenin Türk olduğunu söyler yazar…
…
Ancak konudan uzaklaşmayalım.
Esnafların, yani kasap, dülger, demirci, kalaycı, sebze meyve satıcılarının yanında çarşı sokaklarında yürümek oldukça güçtü.
Katırlar, eşekler ve develer insan kalabalığını artırmakta, yollarda yürümeyi zorlaştırmaktaydı.
Bugün motorlu araçlardan çekilen sıkıntı, o dönemlerde yük hayvanlarından çekilmekteydi ki daha ileri yıllarda İngiliz İdaresi bunlar için önlemler alacaktı…
…
Hiçbir “bugün” hiçbir “dün” gibi değildir…
…
Geçenlerde seçim nedeni ile karga ve saksağan avının tarihi ertelenmişti.
İşte o kargaların gürültüsü de az değildi, hem de Lefkoşa’nın tam ortasında.
Özellikle dışarıdan gelen yabancılar için gece uykusu karga seslerinden çekilmez hale gelirmiş; şafak vakti ile birlikte dayanılmaz çığlıklar gibi.
Diyeceğim her dönemin kendine göre bir şehir gürültüsü vardır.
Bu gürültüler bazan hoş melodiler gibi algılanabiliyor.
Memlekete dikiş makinesi geldiğinde ve her eve girdiğinde, sokaklar o makinelerin hoş sesleri ile çınlardı.
Gerçekten güzeldi, müzik gibiydi.
Hele de o seslere ahşap bir radyodan veya bir pikapta çalınan 45’lik bir plaktan çıkan müzikler karıştığında,
Bir de üstüne portakal satan seyyar bir esnafın bariton sesi o müziği tamamladığında…
Off!
Hatırladıkça,
Ölürüm…
































