Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Poli

Şeherin sokaklarında (Bir ihtimale tutunurken)

Şeherin sokaklarında

(Bir ihtimale tutunurken)

 

O sokaklardan gelip geçenler ahşap kapılara benzerlerdi, biraz sarı taşlara, biraz kerpiç duvarlara.

Onlar o sokaklara şekil verirken, o sokaklar da onlara şekil verirdi, bir kişilik,  bir kültür oluşurdu nihayetinde ki dünyanın her yerinde böyledir…


 

 

Kış yavaştan el ayak çekip şubat ayı devrildiğinde,

Bademler ve erikler çiçek açar,

Mimozalar tomurcuklanır,

Bahçelerde, ovalarda martılar öbekleşir,

Toprak kımıldar,

Mevsim bahara hazırlanırdı…

Böyle zamanlarda güneşin nazı çekilir, kahveci Efe sandalyelerini Girne Kapısına doğru uzanan plakanın üzerine çıkarır,

Kahveye gelenler orada oturup vakit geçirirken,

Katlı kravatlı bisikletli insanlar,  plaka şeklindeki oturma alanının bir sağından bir solundan gelip geçerlerdi ki arabalılar da öyle.

Buna köşeleri tutan seyyar satıcılar da eklendi mi,

Girne Kapısı kendine özgü bir insan manzarası oluştururdu…

Girne Kapısı, 1959. Foto Basın’ın arşivinden.

Bütün yollar çift yoldu,

Bir araba yukarıdan aşağıya gelirse,

Diğeri aşağıdan yukarıya.

Şerit falan da yoktu yollarda kazasız belasız geçerdi günler.

Arabalı da rahattı, bisikletli de…

Eskiden şubat geçti mi arkasına mart ayı gelirdi!

Mart geçti mi nisan!

Şimdi öyle değildir çabuk geçiyor zaman, kim günlerin, haftaların ve ayların farkında?

On iki ay dar geliyor insana.

Zamandan ancak çok uzun geçtiği için şikayet edilirdi.

Böyleydi o yılları yaşayanlar anımsar…

Hiçbir köy otobüsü yolcusu geç geldiği için çekip gitmezdi ve yolcusunu yüz üstü bırakmazdı..

Mutlaka vardı bir sebebi az sonra gelecekti.

Ve pencere kenarları tahtadan olan otobüslerin içini dolduran yolcular,

Geç geleni sabırla beklerdi…

Girne Caddesinin 1967 tarihindeki görüntüsü (Bülent Çınarlılı’nın paylaşımından.)

Böyle zamanlardı,

Mart ayı yeni başlardı,

Güneşte oturmak tembellikten değil gelenektendi, bir yaşam tarzıydı,

Böyle yaşardı ahali.

İskemlesini alıp kapı önüne çıkan kadınlar,

Kucaklarına aldıkları çocuklarını hasır sandalyelerinde uyuturlardı.

Sandalyeye sırtını veren kadın ayaklarını sırasında bir sekiye uzatır,

Hasır sandalyeyi beşik misali sallardı.

Sandalyenin arka ayakları kadının vücudu ile geriye itilip bırakılır, bu hareket çocuk uyuyuncaya kadar yapılır,  sandalyenin tahta ayakları birbirine eşit sesler çıkarırdı.

Kimi bebekler güzel havalarda kapı önlerinde emzirilirdi, yürekleri sokak sokak büyürdü çocukların.

O çocuklar şimdi nerede?

Bir keresinde dediğimiz gibi:

“Biz büyük kirlendi dünya…”

Girne Kapısında Efe’nin kahvehanesinin sandalyelerini çıkarıp kullandığı yer. (Yusuf Karayusufoğlu’nun paylaşımından, Sypros Zavros’un arşivinden)

Hayat “bir ihtimale tutunmaktan” başka bir şey değildi belki de.

Ki hangi güzel düşü kursan bozguna uğrardı.

Nedir, tükenmeyen bir meseledir umut söndüğü yerde filizlenir bu yüzden tükenmez yeter ki hiç durmadan çarpsın yürek…

Diyeceğim,

Böyle mart aylarıydı kapanan kapılar yeniden açılmıştı ihtimal Kıbrıs meselesi bile son bulacaktı.

Radyolar günün şarkılarını çalardı sanırsınız ne bir silah atılmış ne bir hendek kazılmış ne bir sığınak yapılmış.

Mevsimin ilk ılık ve güneşli günlerinde parklara doluşurdu insanlar çocuklar hisar üstlerinde.

Kim bilirdi uçurtmalarla uçup gidecekti hayaller.

Eskiler mart soğuğu dert soğuğu derlerdi havaların yine soğuması mümkündü.

Ama böyle güneşli havaların tadını çıkarmak lazımdı henüz sinemalar kışlık yerlerinde de olsa.

Mücahitler Parkı, Kuğulu Park ve Çocuk Parkı kadim şeherin sokaklarından temiz tertipli giyinmiş insanlarla irkilirdi.

Çocuk Bahçesinin bahçıvanı çitleri çiçekleri çoktan biçmiş olur,

Tavus Kuşu da ötmeye hazırlanırdı…

Girne Kapısında sessiz zamanlar. (Fotoğraf Okyay Egemen’in paylaşımından).

Gün uzamaya çoktan başlardı ki okullar henüz açık ve öğrenciler tatil aylarını sabırsızlıkla beklemekte.

Geçmek bilmezdi günler hele de tarih derslerinde hiç bitmeyecek gibiydi saatler, doğrusunu söylemek lazım tarihten çok masal gibiydi bu dersler.

En neşeli günler ders aralarında verilen “teneffüs” saatleriydi Lise’nin bahçesinde gençler toprağı topuklu potinleri ile ezerken.

Ne güzeldi o ayakkabılar her iki tarafı lastikli, kısa olanı da vardı uzun olanı da botların.

Kız Lisesinin öğrencileri de sabırsızlanırlardı okuldan çıkmak için, kim bilir akşama partileri olacaktı genellikle kız kıza süslenip püslenip eğleneceklerdi yanakları al al.

Her birinin bir şarkısı vardı kimisinin Nisan Yağmuru, Kimisinin Sevemez Kimse Seni Benim Sevdiğim Kadar, kimisinin Sarmaşık Gülleri.

Okul çıkışında yollarda sarmaş dolaştılar bir yanda erkek erkeğe, bir yanda kız kıza gruplaşmış öğrenciler Lefkoşa’nın en kalabalık kesimini oluştururlardı…

Ne güzeldi o şarkının sözleri:

Nisan yağmuru kadar

Kısa sürer hayatımız

Durmaz bir saadet arar

Bir sevgiye canı adar

Hayatın kısa olduğu ancak şarkılarda söylenirdi ama gün gelecek çabuk geçecekti zaman…

Sevmek bir ihtimal değildir yürek severse sever ihtimal olan ayrılıktır hüsrandır.

Kimi aşklar delice sevdalanmakla başlardı ama o ihtimal her zaman ihtimaldi, ayrılık da vardı işin sonunda her birinin hikayesi bir başka biçimde.

Öğrenci olarak okula gidenler Mücahit olarak kışlalardan çıkarlardı aşk ve kitap kokusuna barut kokuları karışmış, anlatması güç bir hayattı işte.

Mücahitlik ne zaman bitecek belli değildi kimisi 3 yıl yapardı, altı yıl yapanlar da vardı ta ortaokuldan girerek askerliğe, bir de meslek edinenler vardı bunu, ki bir Mücahit paltosu ile geçerdi kış ayları sigaraları zehir zıtkım dişleri sararmış dağlarda.

Bir gün geriye baktığında ne kalırdı ki hayatta?

O sokaklardan gelip geçenler ahşap kapılara benzerlerdi, biraz sarı taşlara, biraz kerpiç duvarlara.

Onlar o sokaklara şekil verirken, o sokaklar da onlara şekil verirdi, bir kişilik, bir kültür oluşurdu nihayetinde ki dünyanın her yerinde böyledir…

Demek istediğimiz,

Hayat her şeye rağmen güzeldi necik değerdi ki yalan, dolan yoktu o yıllarda.

Ne hırs, ne sahtekarlık, ne oburluk falan…

Poli | Ahmet Okan | 05.03.2017