Köşe Yazarları

Sayın Şahali keşke öyle demeseydi…






Türkiye Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürü Fahrettin Poyraz, geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin yurt dışından ithal ettiği bazı ürünlerin KKTC’de üretilebileceğini, bu konuda Kıbrıs’ta “Tarım Kredi”nin muadili olan kuruluşla bir protokol imzaladıklarını söylemişti.

Örnek olarak da, Brezilya’dan ithal edilen yem hammaddesinin KKTC’de üretilebileceğini, sulu tarıma geçilmesiyle yılda 2 kez ürün alınabilen KKTC’ye öncelik vereceklerini belirtmişti.

Habere at gözlüğüyle bakan kesimler sosyal medyadan bir anda itiraz ettiler. Neye karşı oldukları belli değildi ama, sırf demagoji olsun, “biz böyle iyiyik”desinler. “Tamam yahu, girelim bu işe, ne gerekiyorsa yapılsın, üretim artsın, ihracat artsın” demek, heyecan duymak yerine, “işimize karışıyorlar” havası. Boş ve lanetli bir duruş…

Evet, Türkiye Tarım Kredi Kooperatifleri ve KKTC Zirai Levazım, Makine ve Gıda Pazarlama Kooperatifi arasında geçtiğimiz Aralık ayında bir iş birliği protokolü imzalanmıştı. “Tarıma değer katma, el birliği, güç birliği protokolü” denilen protokolün imza törenine Bakan Erkut Şahali ve Türkiye Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli hazır bulunmuşlardı. Bakan Şahali, iki ülke arasında tarım alanında çok önemli bir iş birliği protokolüne imza atıldığını belirterek, “Bu protokolle kooperatifçilik çok önemli bir aşama kaydedecek ve ilişkileri bir üst perdeye taşıyacak. Çok avantajlı koşulları birlikte sağlayacak” da demişti…

Baktım, Poyraz’ın geçen günkü sözleri üzerine, Tarım Bakanı bir açıklama yapmak zorunda hissetmiş kendisini ve Kıbrıs Postası’na bu anlaşmanın iki ticari kuruluş arasında olduğunu, kendilerini bağlamadığını söylemiş.

Keşke bağlasaymış. Keşke devlet bu iki kurum arasında yapılan bir anlaşmada, kolaylaştırıcı görevi üstlenseymiş. Casino, 5 yıldızlı otel yatırımı kadar değeri yok mu tarımsal üretimin? Hem de hazır Pazar gösterilmişken…

Kimse farkında değil ama, eğer bazı şartlar yerine getirilirse, yüksek maliyetlere rağmen, sulu tarımda, doğru ürünler, doğru pazarlama stratejileriyle, GSYH’da tarım birinci sıraya yerleşir.

Ama bunun da bir şartı var. Verimsiz, ekonomik akıldan uzak, popülist tarım tabusunu kıracaksın. Statüko haline gelen destekler, teşvikler, daha doğrusu rantları ortadan kaldıracaksın. “Aman çiftçiyi hayvancıyı rahatsız etmeyelim” diyerek olmaz bu işler.

Her neyse, bu işin mevcut statükoyu yıkma tarafı. Zihniyet değiştirmek, fizibilite ile ilerlemek, kamunun yararına cesaret göstermek gereken tarafı.

Bunun dışında başka öncelikli bir iş var. Devletin yapması gereken. O da, Türkiye ile KKTC arasında tarımsal ürünlerin gümrüğünün sıfırlanması meselesi.

Olaya hep Türkiye’nin AB ile gümrük birliğinin yarattığı bir engel olarak bakıldı. Oysa uzmanları, bunun kendi kendimize yarattığımız bir ambargo olduğu düşüncesindeler.

Daha önce de yazmıştım, Kasım 2017’de varılan bir mutabakat var, “Gıda ürünleri ile endüstri ürünlerinin gözetime tabii tutulmadan, gümrükten muaf tutularak ihracatına ilişkin anlaşma”. Bakan Nihat Zeybekçi, “Bunu Nahcivan’la yaptık, KKTC ile de yapabiliriz” demişti. O iş orada kaldı.

Kimse AB Gümrük Birliği engeldir demesin. Türkiye’nin üçüncü ülkelerle yaptığı bir çok serbest ticaret anlaşması var. Tarım ürünleri Gümrük Birliği’nin dışında kalabiliyor.

Dahası, AB ile Ortaklık Anlaşması bulunan bazı ülkeler için ayrıcalıklar kabul ediliyor. Mesela AB/Hırvatistan ile Arnavutluk, Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya ve Sırbistan arasında  gümrük vergisi %0. Sonra, ABAD kararı öncesinde, AB üyesi olmayan Güney Kıbrıs ya da bizler nasıl maydanozu, narenciyeyi İngiltere’ye gümrüksüz sokabiliyorduk?

Diyeceğim o ki, keşke Sayın Şahali “Bu durum devleti bağlamaz” demek yerine bunları öne çıkartsaymış.

Mesele, KKTC’nin gümrük gelirini gözden çıkartamaması olmasın? Onun da yolu var. Türkiye’ye girişte tek yanlı sıfır gümrük uygulamasıyla, en azından ürünlerimiz Türkiye’ye rekabet edebilir şartlarda, ucuz olarak ihraç edilebilir. Bu da üretimi artırır.

Böylece Türkiye, buraya doğrudan para desteği yapmak yerine, pazarını açmış olur. Bu da bizi uçurur.  Velhasıl, dört elle sarılmamız gereken bir gelişme var ve hala umurumuzda değil…

 

 

YERİN KULAĞI VAR

HAYALİ TUTANAK:

Rum lider Anastasiadis’in ısrarla atıfta bulunduğu “ 4 Temmuz tutanağı”nın hayali olduğunu bizzat Rum Dışişleri Bakanı Nikos Hristodulidis açıkladı. Hristodulidis “4 Temmuz 2017 tutanağının” yazılı olmadığını söyledi ve “BM tarafından kaybedilmiş olabileceği endişelerinin sebebi de budur” ifadesini kullandı. Anastasiadis’in sürekli olarak dile getirdiği “ 4 Temmuz belgesi” diye yazılı bir belge olmadığını Türk tarafı defalarca anlattı, kimse dinlemedi. İşte sonucu…

 

BİZ DEĞİL, SİZ KANDIRIYORSUNUZ:

Rum lider Anastasiadis 26 Şubat’ta Akıncı ile yapacağı hayri resmi görüşmede, “Desantralize Federasyona Dair Veriler Sunacak”mış. 1974’te Girne kentinde sakin kişi sayısının 4 bin iken, bugün Girne kenti sakinlerinin sayısının 44 bine ulaştığını söyleyen Anastasadis, “Girnelileri, geri dönme olanakları olacak veya durum kötüye gitmeyecek diye daha ne kadar kandıracağız” diyor. Bir gün Girne’ye dönecekleri yalanı temel politikaları değil mi? Yıllar yılı kendi insanlarını nasıl kandırdıklarının itirafı.

 

ERHÜRMAN YALANLADI:

Başbakan Tufan Erhürman, BRT’nin programında, El-Sen’in “Ekonomi Bakanı yatırıma karşı, Kıb-Tek özelleştiriliyor” iddialarını kesin bir dille yalanladı. Yatırımın yapılma sürecinin devam ettiğini, özelleştirmenin ağıza bile alınmadığını söyledi. Bakan’ın kendine bağlı bir kurumda olup bitenden haberdar olması gerektiğini, burada uyum sorunu ortaya çıktığını ve Yönetim Kurulu Başkanı’nı görevden almanın gerçekleştiğini söyledi. Bu durumda, sadece sendika değil, Yönetim Kurulu’ndaki bazı partilerin temsilcileri de yalanlanmış oldu…

 

ELEKTRİK KISA DEVRE YAPTI:

Yaklaşık bir yıldır görevde olan Kıb-Tek Yönetim Kurulu “uyumsuzluk” nedeniyle Bakan Nami’nin gazabına uğradı. İşin ilginç yanı görevden alınmak istenen sadece Yönetim Kurulu Başkanı. Hüdaoğlu hariç, diğer üyeler “uyumluymuş” demek ki onlara dokunulmuyor. Hükümet sendika ile uzlaşıp bu adımı atmak istiyor. Sendika daha önce açıkladığı grevi askıya aldı almasına ama, bu “uyum” da yüksek faturaları ödememiz sonucunu değiştirmeyecek…

 

BİZ KAVGA, ONLAR İŞ YAPAR:

Kıb-Tek konusunda biz birbirimizi yerken, Rumlar 200 milyon euroluk yeni elektirik santralinin temelini attılar. Biz yıllardır elektrik özelleştirilsin mi, özerkleştirilsin mi taratışmalarında boğulurken adamlar bizim gibi kavga etmek yerine işlerine bakıyorlar. İşte bizdeki yönetim anlayışı ile komşudaki yönetim anlayışı bu… Hem sonra oradaki sendikaların niye sesi çıkmıyor? Kamu yararı söz konusu olduğu için olmasın sakın?

 

TEPKİ BÜYÜK:

Evrensel hasta hakları deniyor, çalıştaylar, AB projeleri yapılıyor ama uygulama tam tersi. Bir sağlık sisteminin olmazsa olmazı hasta bakıcı sistemi, özelleştiriliyor. Çoktan özelleşmişti de, resmileşiyor. Artık üçüncü uyruklu sözde refakatçi gruplarına dehşet fiyatlarla mahkum edilen hastalar, şimdi eğitilmişler arasından seçecek, yine para ödeyecek. Nasıl hasta hakları bu? Sağlık sigortası kesilen insanlara, nasıl bedava sağlık sistemi?

 ZİRVEDEKİLER

Bülent Kanol: “Kıbtek konusu bizim buraların tipik KİT hikayesidir… Kurum ve çalışanlar ‘özerklik’ ister… ama ‘tekel’ olmak da ister… Borçlanacağında devlet garantisi de ister.. Çalışanlarına bol maaş ve özlük hakları ister… Hatta parası biterse bütçeye yardım da ister…Siyaset de programına ‘kurumu özerkleştirme’ kor ama iktidar olunca bu ‘stratejik’ kurumda hem göreve atar hem de görevden atar.. Ne siyaset kurumsuz ne de kurum siyasetsiz olmaz… Nereye kadar? Ekektrik tarifeleri halkı bunaltıncaya, kurum batıp dağılana ve kalan malları da yağmalanana kadar!”…

 

DİPTEKİLER

Biz Adam Olmayız: Yeşile ve güzele karşı alarjisi olan bir topluma dönüştük. Güzel ne varsa kırıp dökmekten zevk alır hale geldik. Parklar, kriminallerin yeri oldu. Ağaçlar tahrip ediliyor, insanların yürüyüş yaptığı yerler, içki şişelerinden geçilmiyor. Bu vandalların son adresi ise Taşkınköy Dr Fazıl Küçük Parkı aydınlatma direkleri oldu. Ne olduydu o MOBESE’ler?

 







Başa dön tuşu