Yıllar önce tanıdım…
Hani var ya…
İlk elini sıkışta, bir adama güven duyarsınız…
Öyle oldu…
Çok acılar yaşadı…
Zirveyi de gördü, dibi de…
Ama mücadeleden hiç bıkmadı…
Düştüğü yerden kalktı…
Umutla geleceğe baktı…
Yüreği insan sevgisi ile dolu…
Çok şey kaybetti…
Hayatta en kötü şey “insan” kaybetmektir.
İki kardeşini birden kaybetti.
Abisini kaybetti önce…
Ümidini kaybetti bir miktar…
Ama sorumlulukları vardı…
Küçük kardeşini kaybetti daha sonra…
Hani “paraya çok değer” veriyorsunuz ya…
Hayal edemeyeceğiniz kadar para geldi geçti ömründen…
“İnsan kaybetmenin” ne demek olduğunu biliyordu ya…
Gelip geçen, batan yok olan para umurunda olmadı.
Yine mücadele etti.
En son yaptığımız bir sohbette bana şöyle demişti:
“İki kardeşimi kaybettim Hüseyin. Ama geleceğe taşımak zorunda olduğum Raşit ismi var. Şimdi üç kişilik yaşıyorum…”
Budur Tolga Ahmet Raşit…
Etrafımız, anlatılmamış insan hikayeleri ile doludur.
“Ahmet Raşitlerin” de hikayesi yazılır elbet…
Peki, “ne gerek var bu yazıya” diye soran da olabilir.
Var…
Çünkü, dün bir yazı okudum. Tolga Ahmet Raşit kaleme aldı.
“Ahmet Raşit” adına yaraşır şekilde.
Babam geldi aklıma…
Un torbaları arasında, simsiyahken saçları, her gün eve bembeyaz saçlarla gelen babam…
Un torbasını aldığı gibi tekneye deviren, hünerli elleriyle ekmeği yaratan babam…
Keşke, her emekçinin hayatında bir Tolga Ahmet Raşit olsa…
Varsın, servet olmasın Tolga…
Bir yanında azalırken sevdiklerin, hızla birikiyor seni sevenler…
Ben mesela…
Adam olduğun için…
Patronken bile işçi olduğun için…
Hayatın boyunca sadece ürettiğin ve üretmekten korkmadığın, bıkmadığın için…
En zor zamanlarında dahi üretime sarıldığın için…
Bu nedenle sevgili Tolga…
Varsın az olsun şan, şöhret, para…
İnsan olsun hayatında, çok bol…
İnsana verdiğimiz değer kadar insanız
Neden mi bunları yazdım bunları?
Dün, Facebook’ta Tolga Ahmet Raşit’in bir paylaşımını gördüm.
Her şeyin para olmadığı…
Hırs olmadığı…
Hayatta farklı şeylerin de olabileceğini anlattı bana.
Tolga’yı bir daha tanıdım.
Bir daha şükür ettim, böylesi güzel bir dostum olduğu için…
İşte Tolga’nın, 1 Mayıs’ı bir işveren açısından da en güzel anlatan o muhteşem anısı, hayat dersi:
“Seneler öncesiydi. Ailemden devraldığım ARUN Un Fabrikası’nın başına geçtiğim ilk gün.
İş hayatıma atıldığım ilk günüm.
Personelin meraklı bakışları arasında bana verilen odaya gidip oturdum.
Heyecandan kalp atışlarımı beynimde duyabiliyordum.
Bir an penceremden kamyona sırtlarında 50 kiloluk un torbalarını taşıyan işçilere gözüm ilişti.
Onların arasında 50 yaşlarında zayıf bir adam gördüm.
O bir torbayı taşıyana kadar diğer genç olan işçiler 3-4 tane torbayı taşıyordu.
O adama…
Çok acımıştım.
Un taşırken görüntüsü yüreğimi burkmuştu.
Herkesin Orhan dayı diye çağırdığı yaşlı adam hakkında ki bilgileri fabrika müdüründen öğrendim. Orhan dayı 18 yaşından beri fabrikamızda çalışıyordu. Cılız görüntüsüne rağmen gençlik yıllarında en çok çalışan, en verimli personelimizmiş.
Çok uzun seneler yanımızda çalıştığı için maaşı da diğer işçilere göre çok fazlaydı.
Onun hakkında bu bilgileri öğrendikten sonra, daha hafif, daha az yorucu bir göreve vermeyi düşündüğümü söylemek için yanıma çağırdım.
Orhan dayı daha hafif bir göreve gelmeyi gözyaşları içinde ve kesin bir dille reddetti.
Bana ‘Usta, ben 30 senedir bu fabrikada sırtımda un taşırım. Şimdiki halime bakma, ben gençliğimde bunların hepsini cebimden çıkarırdım.
Ne olur beni işten çıkarma ve başka göreve alma.
Üniversitede çocuk okuturum. 2 sene sonra mezun olacak, ondan sonra işten ayrılacağım.
Otuz yılımı onurlu bir şekilde bu 50 kiloluk torbayı sırtımda taşıyarak geçirdim ve bu şekilde işten ayrılmak isterim…’
Orhan dayının o gün söyledikleri bana çok dokunmuştu. Onun bu isteğini kırmamaya karar verdim. Ona verilen maaşı hesapladığımda, yerine 4-5 genç işçi alabilirdim ve işi çok daha hızlandırabilirdim. Ama öyle yapmadım.
Diğer işçilerin Orhan dayının yavaşlığından şikayetleri arasında ve yoldan geçen arkadaşların ‘O yaşlı ve cılız adamı ne çalıştırın ama? Yollat kendini yerine genç birini al’ söylemleri arasında 2-3 seneyi geçirdik.
Orhan dayı bir gün odama geldi ve ‘Usta bugün oğlum üniversiteden mezun oldu hakkını helal et ben gidiyorum’ dedi.
‘Senin gibi bir personele hakkım milyon kere helal olsun’ diyerek Orhan dayıyı uğurladım. Kalbimle, yüreğimle hareket etmiştim.
Karını, işletmesini düşünen bir iş adamı gibi hareket etmemiştim. O günden sonrada hiç bir konuda ticari düşünemedim ve hep yüreğimle hareket ettim.
Belki başarılı bir iş adamı olamadım ama ne mutlu bana ki Orhan dayı gibi yüzlerce dost edindim…
Tüm emekçilerin ve işçilerin işçi bayramını kutlarım…”
Biriktirdiğin dostlarınla ve adınla…
Sen çok yaşa Tolga Ahmet Raşit…
































