Olan şu: Bir yıldır Lefkoşa’da soruna çözüm bulmak için çabalayan “Türk Rum müzakere heyetleri” vakta ki başarısızlığa tosladılar, zaten bir konferans olacaktı önce Mont Pelerin’e ardından da Crant Montana’ya taşındılar.
Tabi görevidir de bugüne kadar hiçbir siyasi sorunu çözebilme başarısı gösterememiş BM’ler genel sekreter ve ekibinin de katılımıyla! Ne umdular ne buldular henüz belli değil. Fakat düşünce şuydu: “Koyarsın bir masaya tarafları sen de geçersin başlarına, “hadi dersin başlayın dersinizi çalışmaya!” Her kim ki kaytarmaya çalışır, “hop hop” dersiniz “çalışmaya devam, aksi halde bir daha kalkamazsanız bu masadan!”
Tabi unutmamalı: Taraflara eğlence de gerek! Bu nedenle “hemen çözüm” diye bağırıp moral verecek bir ordu amigo ile ne kadar büyük bir dünya olayı olduğunun ispatında bir o kadar gazeteciyi de topladınız mı C.Montana’ya, “doğrusu ya yüzükleri de takar nikâhı da kıyarsınız!”
ÖYLE OLMADI AMA! Sadece “garantiler” konusundan dolayı değil! “kafalar” ve “niyetler” konusundan dolayı! Çünkü Rum tarafı için çözüm “çoğunluğuna dayalı bir federasyon” Türk tarafı içinse “kırk iki yıldır tanınmamışlıkla çözümsüzlükten dolayı uğradığı mağduriyetlerle siyasi ve ekonomik açmaz ve darlıklarını sonlandırıp dünya devleti olmak.” Entellerimizin ifadesiyle “dünya hukukunun içinde yer almak.” Ki Suriye de İrak da falan dünya hukukunun içindedirler!” ÖTE YANDAN: Genelde bu tip önemli müzakereler devam ederken “taraflar” birbirlerini kuşkulandıracak yahut görüşmeleri olumsuz etkileyecek davranışlardan kaçınırlar.
Oysa Yunanistan dere tepe düz gidiyor! Çavuşoğlu ise Davutoğlu’dan sonra “ne yapayım ki TC’nin dış politikasını içinden çıkılmaz bir labirent haline getireyim” derken, bu düşüncesine uygun bir ortamı da Crant Montana’da buluyor!Sağa sola dönüp önüne gelene çatarken, “politikadan” çok güreşten önce peşrev çeken pehlivanlar gibi “Allah ya Allahh” diye bir gürlüyor! Kaçan kurtuluyor kaçamayan ayvayı yiyor! Da bunun ne kadar isabetli politika olduğunu henüz anlamadık!
Çünkü beride beterin beteri bir de Yunanistan da var! Rodos adasının üç mil açığından geçti diye bir Türk gemisine kurşun yağdırıyor, geminin kaptanı dayanamayıp Yunanistan ve Yunanlıları tam tamına ifade ederken şunu söylüyor: “Bunlar iyice şımardılar, aldılar başını gidiyorlar!”
İŞTE GERÇEK! “Bunlar iyice şımardılar!” Ki önümüzdeki günlerde 11. parselde çalışmaya başlayacaklar.. TC’nin KKTC’nin uyarı ve “hak” iddialarına karşın! Üstelik çözüm aranırken oluşturulmuş çoklu konferansa rağmen!
Demek istediğimiz şudur. Rum ve Yunanistan ikilisinden Kıbrıs’ta kalıcı çözüm için anlayış beklemek mümkün değildir! “Sonuçta” diyoruz, “Kuzey”de işimize bakalım, adam olalım, ki çözüm istiyorsa Rum koşsun arkamızdan!
KUR BİR ÜNİVERSİTE! (SONRA GELSİN PARACIKLAR!)
Gene ve istemeden “3 bin 243 kilometre karelik Kuzey coğrafyamızı hatırlatacağım ve soracağım:
Bulunduğunuz yerden en uzak yere, arabanızla bir saatte gidebildiğiniz bu ufacık ülkeye daha kaç üniversite sıkıştırmayı düşünüyorsunuz? Zaten ve galiba 17 tane var! Mesela on tane daha mı? Ve şunu da soralım:
Dünyada kaç ülke mantar yetiştirir gibi üniversite kurarak memleketine ve insanlarına “iş, aş, para” imkânı yaratmayı hedefler?
Onca “ekonomik kalkınma” laflarına, onca ekonomi ilmine karşın bugüne kadar bir ülkenin ihtiyacının üzerinde “ticari ve sosyoekonomik gelişimi” için sürekli üniversiteler kurulmasının gerektiğini ne işittik ne her hangi bir kitapta okuduk!
NİTEKİM. Kaç zamandır, Mağusa’nın yamacına “kaymakamlık” diye yapıştırılıp hem “Mağusa’nın Karpaz rızkını kesen” hem de kendilerine bile yar olamadıklarından “battık” diye feryatlar koyuveren Yeniiskele’yi nasıl bu badireden kurtaracaklarını düşünürlerken, buldular! “Üniversite kurarız!” Sonra? Öğrenciler gelmeye başlar, öğrenciler geldikçe lokantalar, dönerciler, pideciler, temizlikçiler, kiralanan evler, bet ofisler falan kurulur sayelerinde iş aş derken kefeni yırtar paraya kavuşup kalkınırız!”
OH NE GÜZEL! Kur üniversiteleri, çağır öğrencileri, kap paralarını! Şimdilerde Yeniskele’de 122 dönümlük bir arazi üniversite yapımı için emirlerine amade kılındı! Bakalım inşaatı ile sahipliği kime nasip kısmet olacak! Ki DAÜ ile arası 30 kilometre bile değil!
Vesselam kantarın topunu çoktan kaçırdık, Allah beterinden saklasın!
KISACA TAKILDIĞIM: (HAYRA ALAMET VAZİYETLER!)
Hikâyeyi herkes biliyor ama ben bir kez daha hatırlatayım. Hani padişah sürekli vergi bastırır, sonra da vezirini tebdili kıyafet aralarına salıp nabız tutarmış. Vezir her vergiden sonra bunu yapar, halkın arasına karışıp söylentileri dinler sonra padişaha izlenimlerini anlatırmış: “Padişahım halk ağlamaklı, gülmeyi unuttular! Mahvolduk diyorlar da başka bir şey demiyorlar!..” Son vergiden sonra bir gün yine vezir tebdili kıyafet edip halkın arasına karışmış. Ve hemen geri dönüp padişahın huzuruna çıkmış. “Hayret padişahım” demiş. “Bu son verginizden sonra halk sokaklara döküldü yemeler içmeler, şarkılar türküler, bir sevinç, bir mutluluk…”
Vezir söyler söylemez bunları, “tamam demiş Padişah, demek vergiler artık kıvama geldi, buraya kadar!” Kıssadan hisse mi?
Memlekete bakın! Hastahanelerde doktor kalmadı! Trafik felâket! Uyuşturucu gırla! Ekonomi berbat, hayat pahalılığı aldı başını gider millet borç batağında!…
Fakat da ne? Festivaller, şarkıcılar türkücüler, yemeler içmeler! Halk bir eğleniyor, öyle Montanaymış, çözümmüş, umurunda bile değil kimsenin!
Demek ki toplum tam kıvama geldi! Ki bundan sonrası tufan artık!
































