Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

RUM TARAFININ KORKUSU: (BİR GÜN KUZEY’İ KAYBETMEK KORKUSUDUR)

Desem ki “en büyük korkum Güney’in Rumlaşmasıdır…” Yahut bir arkadaşınız dese ki “en büyük tehlike Güney’in Rumlaşması olacaktır…” Veya bir yurttaş yolda önünüzü kesip desek ki “duydun mu Güney gitgide Rumlaşıyormuş…”
“Saçmalık ancak bu kadar olur” demez misiniz? Oysa bu adada işte böylesi “saçmalama” dönemlerine girdik!
Nitekim dün de “Köşemize” taşımıştık. “Anastasiadis Yunan Cumhurbaşkanı Papulyas ile görüşürken, Türk tarafını şikâyet ediyor en büyük korkusunun “Kuzey’in gitgide Türkleştirilmesi” olduğunu” söylüyordu…
Pekala biz Kuzey’deki Türkler Güney’in tamamen Rumlardan ibaret olduğu gerçeği karşısında ne düşünüyor, hangi duyguları taşıyoruz?
Mesela Güney’in tümden Rumlardan oluşmasından korkuyor muyuz?
Güney’de böyle bir Rumlaşmanın barış ve çözümü engellediği inancında mıyız?
Veya bu “Rumlaşmanın” birleşik Kıbrıs’ın yeniden tesis edilmesine aykırı olduğuna mı inanıyoruz?
Bu kuşkularımızı iletmek için Ankara’lara giderek Cumhurbaşkanı Gül’e şikâyette mi bulunuyoruz?
SÖZDE GÜVEN YARATICI ÖNLEMLER ALINIYOR! Ki yukarıda sıralayıp bir tekinin aklımızdan geçmediği “Rumlaşma” gibi ırkçı düşüncelere dayanmayan barışçı yaklaşımlarımız, Anastasiadis’e yetmiyor, Kuzey’in tümden “Türkleşmekte” olduğunun korkularına kapılmış, gidip bizi Papulyas’a şikâyet ediyor… Değil mi ki Kıbrıs Helendir Helen kalacaktır!
Sadede gelelim: Barışçı çözüme inanmak isteriz. Çünkü bu adada Türk ve Rum halklarının beraber yaşaması bir “kaderdir.” Her ne kadar bir zamanlar Açison planı ile tüm adanın Rum halkına bırakılması koşulunda, Türk halkına Meis adasını muvafık görmüşlerse de ayni coğrafyayı paylaşan bu iki halkın böylesi bir ada gerçeğinde denizlerden öte gidecek yerleri yoktur…
Birbirlerine katlanmak, birbirlerini anlamak, birbirleri ile iş birliği, güç birliği yapmak zorundadırlar…
VE EVET DOĞRUDUR: Bunu başarmak için “ırkçılığın” katı tutumlarında “Türklük ve Rumluk” mefhumlarını öne çıkarmak değil, “insanlığı ve barışı” öne çıkarmanın gerekli olduğunu da kabul ederiz…
Ancak bu “barışçı söylem ve tutumumuzun” aynısını Rum tarafının “söylem ve tutumlarında” da eylemsel ispatı ile görmek isteriz…
OYSA: Bir kez daha tarihin gerçeklerine dönüyorum ve diyorum ki “Rum tarafı için Kıbrıs asırlardır “Meğalo ideası” hedefinde kendi egemenliğine geçireceği Akdeniz’deki şu Yunan Adaları silsilesinin son halkasıdır… Sahibi olmadan ne ruhu sükûnet bulacaktır ne de mücadelesi sonlanacaktır…” Şu anda da Anastasiadis bu amaca ulaşmak için uğraşmaktadır. Üstelik itiraf etmekte ve şunları söylemektedir:
“Kıbrıs’ın demografik yapısı ciddi şekilde bozulmuş, çiğnenmiştir. Bunun geri çevrilmesinin de aşamalı olarak gerçekleştirilmesi zorlaşmıştır…”
Sözünü ettiği ve korkuları ile kuşkularını ortaya koyduğu demografik yapı bozukluğu adanın ikiye bölünmesidir. Kuzey’in Türk halkından oluşmasıdır. Devlet olmasıdır…
Dervişin fikri neyse zikri de odur: Rum tarafı 1974’teki deliliği sonucunda kaybettiği Kuzey’i istemektedir! Kuzey’de Türklerin toplanmasından devlet oluşturmasından korkmaktadır! Korkusu ise adaya egemen olma imkânlarının gitgide zayıflaması imkânsız hale gelmesidir!
KISACA. Barış ve çözüm anlayışı yönünden Rum tarafı ile temelde büyük görüş ayrılıklarımız vardır. Evet doğrudur. Bu görüş ayrılığı dine imana dayalı değildir… Ne de Türkiye’nin Kuzey’i Türkleştirme politikasıdır. (Öyle olsaydı Annan Planı ile 50 bin TC’linin geri dönmesini kabul etmezdi.) Yahut bu görüş ayrılığı iki bölge gerçeğinin devam etmesi de değildir… Görüş ayrılığı Rum tarafının her hal’u kârda Kıbrıs’ı kendi egemenlik alanı olarak aidiyetine geçirmek “ideasındaki” tarihi mücadelesinin devam etmesinden kaynaklı sürgit politikasıdır… Bu gerçeği görüp kabul ettiğimizde Kuzey’in ve Devletin bize Allah’ın bir lütfu olduğunu daha iyi anlayacağız…          
**********     
DEVLET GÖÇÜP GİDERKEN HEP KENDİLERİ YÜCELDİLERDİ!
Bir gün rahmetlik Taşkent Atasayan, Limasol’da yaşanan olmuş bir olayı anlatmıştı bana. İngiliz sömürge döneminde “Posta Dairesi’nde çalışan bir Rum memur her sabah dağıtıcıdan gazetesini alır ederi olan üç kuruşu da öderdi. Bir gün iki kuruş eksilir, tekrar yerine koyarım diyerek pul paralarının çekmecesinden iki kuruş alır. Ve bingo! İngiliz müfettiş sabahın o saatinde denetime gelmesin mi? İlk işi çekmecedeki paraya ve memurun üstüne kayıtlı pullara el koymak olur. Sonra pulların sayımını yapar ve 2 kuruş eksik bulur! “Neden eksik” diye sordukta yılların memuru gazete olayını anlatır, zaten hemen para bozdurup yerine koyacağını söyler…
Sonuç: Adamı “tart” ederler! Yani memuriyetten atıp işine son verirler! Müfettişin bu konudaki gerekçesi ise şudur: “İki kuruş alan yarın yüz kuruş, bir başka gün daha çoğunu alır… Çünkü alışkanlık haline getirir…
BU OLMUŞ VAKAYI NEDEN ANLATTIM: Dün haberleri gazete manşetlerinde salındıydı. İki yıllık bir olay. Artık herkes biliyor anlatmama gerek yok… İki kelli felli bürokratımız. Birisi müsteşardı. Diğeri kamu hizmetinde sınavlar sorumlusu… Dönemin Başbakanı İrsen Küçük’ün imzasını bilgisayarda taklit ederek dolandırıcılık yaptılardı…
İki yıl önce haberi duyduğumda yüzüm nasıl kızarmışsa iki yıl sonra da mahkeme tarafından hapse mahkûm edildiklerini öğrendiğimde ayni “sızıyı” duydum. Kim olurlarsa olsunlar… Devletin üst kademelerine kadar çıkmış en etkin ve yetkin görevler üstlenmişler…
Fakat bakın, dünkü Havadis Gazetesi’nin manşeti olayı nasıl ayazlattıydı: “Eroğlu’nun adamları hapiste!” Aman yarabbi! İşte o korkunç gerçek! O devletin canına kanına giren vakıa! Ki 1974’lerden beridir yazıp söyleyip tüketemediğimiz olay! “Devletin değil, filanın falanın adamı olayı!” Bu hastalıktan hiç kurtulamadık. Hala sürdürüp götürürken de ne diyorduk: “Maşallah diyorduk. Seçilmişler, üst kademelerde görev almışlar, devleti yüceltmek yerine kendilerini yüceltiyorlar!”
Yıllar bu minval üzere geçti. Bu memleket yolsuzluklardan, rüşvetlerden kırıldı! Tüm kanunsuzlukları sırtlarını dayadıkları “etkili ve yetkili siyasilerin” hoşgörülerine sığınarak yaptılar…
BU BİR İLK MİDİR? Kendinin olmayan devletin iki kuruşunu almak da suçtur, milyonları götürmek de suçtur. Sahtekârlığın, dolandırıcılığın, rüşvetin küçüğü büyüğü olmaz… Üzülsek de yüreğimiz cız etse… Kim suçlu ise cezasını çekmelidir.
Ancak: Yıllardır bozuk düzenler yaratarak Devletin bu tip “dolandırıcılık” olaylarının dişlileri arasında öğütülmesine zemin hazırlayan yetkili ve etkili yöneticilerden kim hesap soracaktır? Ki bir daha “maşallah” diyoruz: “Seçim sandıklarından hep Devleti yüceltmek iddiası ve sözü ile çıktılardı… Devlet göçüp giderken kendileri yüceldilerdi!”

**********     
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (SARF ETMEDİĞİ ELEKTRİĞE KARŞIN, PARA ÖDEMEK ZORUNDA BIRAKILAN YURTTAŞLAR!)
Hep aynı şeyleri söyleyip yazmış da olsak bir daha yazalım. Elektrik Dairesi halktan halk da Elektrik Dairesi’nden şikâyetçidir! Çünkü “kurumu” idame ettirmek için halkın boğazına basarken zırt pırt elektrik kesen ilgili dairenin “yetkilileri;” kendi yetki ve sorumluluklarını yerine getirmek söz konusu oldukta bakın ne yapıyorlar:
Ellerinde elektrik sayacı yok, inşaatları biten apartman dairelerine sayaçsız elektrik veriyorlar. Bunun karşılığında da kilovatını bilmediklerinden, kaç kilovat elektrik harcarlarsa harcasınlar her apartman dairesinden önceleri 3 yüz şimdilerde 5 yüz lira alıyorlar!
“Ne demek sayaçları yok” olayını geçiyoruz! Fakat bakın bir de ne yapıyorlar: “Daire satın alan fakat henüz içine yerleşmeyen dolayısıyla elektrik sarfiyatı sıfır olan kişilerden de her ay ayni miktarda para tahsil ediyorlar! Yani insanlar bir kilovat bile elektrik yakmadan sayaçsız dairelerinin elektrik harcaması diyerek 5 yüz lira ayda ödüyorlar! Daha doğrusu bu paralar çatır çatır ellerinden alınıyor! Biz bu “olayın” adını koyamadık… Siz koyun!