Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Rum tarafının kırmızı çizgileri

Müzakerelerin başlamasından bu yana Rum liderliği ile kilisesinin çözüm sürecinin “kırmızı çizgileri” yaptığı olmazsa olmazlarını, bugüne kadar Türk tarafı çok ciddiye almadı, “sonunda yeniden ele alınır” dedi. Bunların ne olduğuyla, Rum tarafının bunlardan taviz vermeyeceğini çok yazdık. Fakat bu “kırmızı çizgilere” karşın müzakereler devam ediyorsa ortada iki görüş var demektir.

Bir, müzakereler sürecinin sonunda Rum tarafının bu “kırmızı çizgili ısrarlarından” vaz geçeceği!

İki, vazgeçmesi için AB ve Amerika tarafından baskı göreceği!

KIRMIZI ÇİZGİLER: Anastasiadis’li Rum Ulusal Konseyi ile Hrisostomoslu Kilise “belki Yönetim, güç paylaşımı, mülkiyet, toprak konularında Türk tarafı ile bir uzlaşıya varır ama aşağıda sıraladığım  konularda asla!

“Rum tarafı için olası çözümde ada Türkiyesizleştirilecek, garantörlük hakkı kaldırılacaktır. Türk halkı açısından ortaya çıkacak rizikolu boşluğu ise AB güvencesi ile adada uygulanacak müktesebatı, dolayısıyle 4 özgürlüğü dolduracaktır.” Bu kırmızı çizgili öneri için Rum tarafının görüşü şudur:

“Çözüm olasılığında bu kez tümden Kıbrıs’ın bütünü Kuzey Kurucu Türk Devletinin de katılımı ile AB ve BM’ler üyesi olacak.. Bu durumda Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyetinde Türkiye’nin güvencesine ihtiyaç kalmayacak. Bu nedenden dolayı da hatta bugünden askerlerini adadan çekmelidir..  Artı, Türkiye Türk halkını bahane ederek “karışmacılık ve korumacılık” gibi Kıbrıs’ın egemenlik haklarına saldırı olacak siyasi tasarruflardan da vazgeçmelidir!

TÜRK TARAFI NE DİYOR? Hemen hatırlatalım. Daha geçen gün Sn. Akıncı TC’nin garantiler konusuna değinirken “bizim Türkiye’nin güvencesine ihtiyacımız vardır” dediydi. Bu ihtiyacı da “Rum toplumunun nüfus çokluğuna karşın Türk halkının Türkiyesizleştirilen adada çok çaresiz ve savunmasız kalacağının imasında “nüfusumuz azdır” şeklinde ifade ettiydi. (Eğer doğruysa çözüm halinde Kuzey’deki nüfus 225 bin kişi olarak dondurulacaktır!) Bu nedenle Sn. Akıncı da olası çözümde Rum tarafının mülk ve nüfus çoğunluğunu “azınlıktaki” Türk halkı için bir tehdit unsuru olarak düşünüyor. Zaten öteden beridir yeri sırası geldi miydi, Rum tarafına yönelik,  “Türk halkı Türkiye’nin garantörlüğünü istiyor” demektedir.

Bu sorunu New-York’ta Türk ve Rum delegasyonlarına katılacağı söylenen üç garantör ülke yani Türkiye, Yunanistan ve İngiltere çözebilirler mi?

Belki Annan planında olduğu gibi Türk kurucu devletinde sembolik sayıda asker bırakılabilir. Ancak Anastasiadis’in bunu bile kabul edeceğini beklemek şu anda safdilliktir.

***

TÜRKİYEDEKİ HIZLI DEĞİŞİM VE BİZ: TC’deki hızlı değişim başımızı döndürüyor. Doğrusu seksen milyonluk ülkenin yönetselliğini sabahtan akşama, akşamdan sabaha a’dan z’e kadar kökten denecek bir operasyonla değiştirmenin ne kadar reform ne kadar tedbir olduğunu hele bizim burada anlamamız hiç mümkün değil!

Zaten TC’deki muhalefet çevreleri de süreçten duydukları kuşkuları gizlemiyorlar. Balyoz davası kurbanlarından eski genel Kurmay Başkanı İlter Türkmen bir televizyon programında darbe sonrası yapılanları Abdülhamit’in bile yapmadığını ifade ederken bu operasyonlarla askerin çok yıpratılıp zayıflatılacağını vurguluyor. Ve bir süre önce ölen büyük Osmanlı tarihçisi Halil İnancık’ın “Osmanlı” adlı kitabından bir sayfa okuyor. Çok kısaca Halil İnancık’ın orada anlattığı  “Türkiye’nin özünden koptuğu, dilinin, geleneklerinin, tarihinin  yozlaşıp olumsuz şekilde değiştiği, tarikatların çoğaldığı, birbirine karşı husumet dolu insanlar lobilerinin oluştuğudur. İnancık, “Türkiye’nin bütün bu olumsuzlukları ancak  “kültür” yoluyla aşabileceğini” yazıyor. Türk halkı ancak “kültürlü olursa kurtulur!” diyor.

Hatırlayın Atatürk de “Türkiye muassır medeniyetler seviyesine çıkmalıdır” diyordu. Yüzünü Batı’ya bunun için döndüydü! Türkiye’nin bugün de AB üyesi olması bunun için önemlidir.

BİZİ İLGİLENDİREN: Türkiye’deki bu gelişmeler tabi ki hem bizi yakından ilgilendiriyor hem de “KKTC bünyesi” konusunda çağrışımlar yaratıyor. Mesela: 330 bin kişilik cemaat esamesinde bir toplum oluşumuza karşılık Kuşaklar arası farklılıklar yaşamamız ne kadar olağandır? Derme çatma siyasi görüşlerimiz ne kadar ilkelidir!

14 üniversiteye, onca okullaşmaya karşın eğitimimizin düzeyi ne kadar iyidir!

Sağlığımız afiyetimiz ne kadar mükemmeldir?

Tarım alanında ne kadar ileride ne kadar gerilerdeyiz?

Sanayi, turizm, sanat, zanaatın hangi sularındayız?

Dilimiz, dinimiz, geleneklerimiz ne kadar ulusaldır? Özümüzü ne kadar koruyoruz? Ne kadar okuyor ne kadar üretiyoruz… Falan…

 Sorularımıza merakımızı giderecek kesin ve sağlıklı cevap veremiyoruz. Çünkü biz de çok ayrıştık. 2013’lere kadar böylesi ayrı gayrı ve dağınık değildik. Ulusal değerlerle siyasi görüşlerimiz de bu kadar keskin çizgilerde seyretmiyordu. Hatta ekonomimiz bile 2002’lerde yaşanan büyük krize karşın ayağa kalktıydı!

Bilir misiniz 2013’lere kadar insanlarımız en az haftada iki kez et alabiliyorlardı. Şimdi tavuğa talim ederlerken, haftada bir kilo kıymayla yetiniyor bazen onu bile satın alamayanlar oluyor! (Diyelim ve soralım)

***

NEYDİ O 2013?

“Takılmamak” mümkün değil çünkü 2013 yılı sınır kapılarının açıldığı fakat kırılıp ayrışmamızın da başladığı yıldır!Hem STÖ’leri ile siyasi yönden oluşan ikili ilişkilerin sapması saptırılması hem de sosyoekonomik yönden “Rum pazarının hegemonyasının” ağırlığını üzerimizde hissetmemiz nedeniyle.. Ki o yıllarda 4 bin inşaat işçisi her sabah Güney’e taşınırken “karnımız da cebimiz de Rum tarafında doydu” diyorlardı. Fakat Güney’i ekonomik kriz vurduğunda işsiz kalan o beş bin işçi KKTC için yeni bir kriz olduydu!

 Ötesi siyasi ve ikili ilişkileri  “Türkiye düşmanlığı üzerinden” besleyip geliştirenler ise toplumu bölük pörçük yaparlarken geldik bugünlere! Ve bir kez daha anladık. “Çoğunluktaki Rum halkı ile olası bir çözümde, azınlıktaki Türk halkı olarak aşık atmak mümkün değildir!” Hele Türkiyesiz!