Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Rum Tarafı Bizimle Oynuyor Mu?

Doğruya doğru Müzakerelerin yeniden başlamasını can’ı gönülden isteyen  bizdik!  Hem Annan planında hem de şimdilerde sürdürülen müzakerelerde masaya “bedel ödeyecek taraf olarak oturmayı kabul eden de bizdik!  Nüfus ve mülk konusunda “azınlık” oluş gerçeğinin bilincinde olan da bizdik!  Annan planında Rum’a verdiklerimizin üzerinde iadelerde bulunmak durumunda kalacağımızı da biliyorduk!

Müzakerelerin AB’nin Rum’dan yana tutumu ve Güneyin bir dünya devleti olması hasebiyle çok çetin geçeceğinin de farkındaydık falan…

FAKAT: Doğruya doğru nüfusumuzla bile oynayacaklarını  mesela neredeyse “yatak odamızı  da  kontrol edeceklerini” tahmin etmediydik!

Gitgide gücümüze gidiyor! Tutun  ki masaya, çözüm istediğimiz için her şeyi göze alarak oturduk. Fakat bugün Rum tarafının dayattığı koşullarına baktığımızda adamların bizi Kuzey’de resmen bloke etmeye çalıştıklarını görüyoruz.

Sonuncusunu yine Anastasiadis ayazlattı. Çözüm sonrasında adada kalacak olan TC kökenlilerin 90 bin değil 40 bin olacağını söyledi! Eğer Anastasiadis bu konuda ciddi ciddi konuşuyorsa  bir siyasi tezgâhla karşı karşıyayız.

Bir: Anastasiadis gerçekten kararlıdır ve çözümü tasavvur ederken Türkiye ile birlikte Türkiyeliler’in de büyük oranda adayı terk edeceğini hesaplamaktadır!

İki: (Daha önce de yazdım) abuk sabuk tekliflerle Sn. Akıncı’yı bıktırıp usandırıp masadan kaçırtmak taktiğindedir!

Her iki olasılık da bizim için rizikoludur. Rum’un türlü çeşitli ülkelerden oluşan çakma nüfusundan kimseler soru sual etmezlerken, Kıbrıs’ın Kuzey’indeki has be has ve adı “Türk” olan nüfusunu parça körçe ederek ikiye bölüyorlar! Neymiş? “Kıbrıslı Türkler” “Türkiye’li Türkler!” Tam bir “şövenizm!”

Tabi amaç bellidir: Türkiye kökenli nüfusu Kıbrıslı Türk’ten ayıracak, koparacak taktiği uyguluyorlar ki Kuzey’deki “Türkiye varlığını”  uzaklaştırıp etkisiz ve yetkisiz hale getirsinler!          Bu nüfus konusunda eğer Anastasiadis söylemli rakamlar ve “geri dönüşler” doğruysa Sn. Akıncı ödün verdi diyorum..

CENEVRE HEYECANI: Henüz erken ama daha şimdiden vizyona girecek film fragmanlarındaki  gibi en heyecanlı ve çarpıcı sahneleri görücüye çıkartıldı! 7 Kasım’la 11 Kasım tarihlerinde  gündemi sadece “Toprak” olan konu Cenevre’de görüşülecekmiş. Neden Cenevre?  Soğuk da ondan!  Yazda bile en kabadayı sıcaklık 5 dereceymiş. Demek ki önce Müzakerecilerin ateşlerini düşürecekler! Ateş olmayan yerden duman da çıkmayınca Rum basını buradaki gibi haber sızdırıp cart curt edemeyecek! Kısaca toprak paylaşımı zaten son fasıldır, ancak referanduma gidilirken öğrenilecek! Ve ne denecek? Sürprizzz!  Hadi hayırlısı!


ESKİ ESERLER DAİRESİNİN MARİFETLERİ

Geçmişte “Eski Eserler ve Yüksek Anıtlar Kuruluna” çok sık takılırdım. Özellikle Mağusa Surlariçi’nden dolayı. Çünkü Eski Easerler ve Anıtlar Kurulu  söz konusu oldu muydu ne yapar ne yaptırır! Ne restore eder ne ettirir! Bir tek şunu yapar.

Mağusa Surlariçi’inde olduğu gibi ne kadar ev varsa hepsini de “1. 2. 3. Derece Eski Eser” sınıflandırmalarına sokar  sonra her kim ki evini tamir edip viran olup yıkılmasını önlemek için müracaat eder, karşısına dikilerek çıkardığı zorluk ve  yasaklarla taşına dokunulmasına bile izin vermez!

Öyle öyle Mağusa Suriçi virane oldu! Araya sıkıştırılan  bir iki kaçak bina da hilkat garibesi gibi  tarihi dokuya nanik çekiyor!

Şimdi bakıyorum Eski Eserler Ve Yüksek Anıtlar Kurulu bu kez “Şehir Planlama” ile takışıyor. Çünkü doymak bilmez iştahada sahillerden dağlara, ovalardan ormanlara kadar memleketi beton yığınına çevirenler şimdi de tarihi eserlerin bulunduğu yerlere musallat oldular.

HAYRET AMA!  Yıllardır “eski eser” kapsamındaki evlerin,  yerlerin tek taşına bile dokundurtmayan, restorasyonuna bile izin vermeyen, bu nedenle viran harap olup yıkılmalarına bile aldırmayan Eski Eserler Dairesi; onca yasakçı tutumuna karşılık antik eserlerin hemen yanında  yükselen evlere, apartmalara, otellere gıkını bile çıkartmıyor!  Ve insana “aksilikle  muzırlık, zararla ziyan   ancak bu kadar olur” dedirtiyor!

Doğrusu ya dün bu “Kurulun” işgüzarlıklarına refikim Moreket de takılırken “vukuatları bini aştı” diyordu ve hiç de abartmıyordu.


KISACA TAKILDIĞIM: (GÜLSEREN PLAJI KİMİNDİR?)

       Bazı sorunları gazete köşelerine taşımak zor olur. Küçük ülkede hep gözler önündeyiz ya gocundurmak istemediğiniz insanlar, müesseseler falan olur, sarfınazar eylersiniz.

Karakol’daki “Gülseren Plajı” bu konulardan biridir. Buna karşın yazmak zorunda kalıyoruz. Çünkü:                                                       Gülseren Plajı 1963’lerden sonra öz be  öz Mağusa Türk halkının katkıları ve emekleriyle oluşturuldu. Bizi yıllar yılı bölgelerimize hapseden Eoka’cılarla Rum milislerine inat kendi denizimizi kendi plajımızı kendimiz yarattıktı. Tutun ki Gülseren Plajı Mağusa Türk halkının eseridir. Fakat yıllardır gazinosunu da “askerin” çalıştırdığı bir plajdır artık.. Geçen gün bir lase uğrayıp ne var ne yok diye bakmaya gittim. Tek kişiyi sığacak bir dönme  düzenekten geçtim, hemen yanındaki kulübede duran  görevliye yönelirken, “kimliğinizi lütfen” demez mi?

Benim plajım, benim sahilim, benim alın terim, benim kentimde  sanki bir askeri kışlaya girer gibi kimlik isteniyor! Tabi geri döndüm. Sonraları sordum, içeride de kurallı  askeri disiplin var!

Ki söz konusu sahil çoktan apartmanlarla çevrilmiş, sahillere kadar inen çok katlı binalar çoktan etrafını sarmış ama tüm o yapılaşmanın ortasında kalakalmış “halkın plajı, halkın gazinosu olacak tesis,” içeri  girerken kimlik isteyen askerin! Aradan 42 yıl geçti. Bazı şeyler değişmeli değil mi?