Tabi ki adada iki halk yan yana yaşadığı sürece çözüm için çabalar sürecektir de bakın 26 Şubat 2017’de yani Mont Pelerin sonrasında Anastasiadis’le bir röportaj yapan Filelefteros nasıl bir giriş yapıyordu: “Anastasiadis Türkiye’nin ve Akıncı’nın şahsına yönelik eleştirilerinden çok rahatsızlık duyduğuna vurgu yaptı ve Türk tarafına şu mesajı verdiğini söyledi.
- Türk tarafı müdahale hakkını ve askerini adada tutmak uzlaşmazlığında olduğunu göstermemek için müzakereleri maksatlı olarak kesti..
- Anastasiadis Ankara’ya ve Akıncı’ya azınlık toplumunun çoğunluk toplumuyla eşitlenmesini talep edemeyeceklerini ileterek azınlığın ana söz sahibi olması ve çoğunluğun sadece itaat etmesinde ısrar etme hakları yoktur” dedi.
- Dönüşümlü Başkanlık konusunun şu anda görüşme dışı olduğunu vurguladı. Ancak bu konuyu görüşmeyi kabul etmek için Türk tarafının vereceği ödünlerin ne olduğunu bilmesi gerekir ki dönüşümlü Başkanlık Kıbrıslı Rumların özellikle işlevsellik ve sürdürülebilirlikle ilgili endişelerini artıran durumlar yaratacağı düşünülmesin..”
UZLAŞMAZLIK DERİN: Dün Rum tarafının kafa yapısını değiştirmesi ve Türk halkına bakarken en az Rumlar kadar bu adada hak sahibi olduklarını görmesi gerektiğini yazdıktı.
Oysa Anastasiadis ve tabi kilise yukarıda da aktardığımca Türk halkını kendi çoğunluklarının altında bir azınlık toplumu olarak görmekte ve azınlığın çoğunluğu yönetemeyeceği görüşünü ısrarla sürdürmektedir. Ki 8 yüz bin nüfusla AB’de 80 milyonluk Almanya karşısında eşit haklara sahip olduğunu görmezden gelerek! (Kaldı ki eğer adada çoğunluk azınlık üzerine kurulu bir federal sistem oluşturma söz konusu olsaydı, Türk tarafı 42 yılda Rum’un Güney’de yaptığı gibi “vatandaşlıklarla” nüfusunu bir kat daha artırırdı…)
Oysa Rum tarafı kendi tezi için Türk tarafını ısrarla “azınlık” olarak niteler ve federasyonu Kıbrıs Cumhuriyetinde olduğu gibi “azınlık çoğunluk” esası üzerinde kurmak isterken bir yandan da 4 Rum’a karşılık 1 Türk formülünü icat ederek Kuzey’deki nüfusun hep “azınlıkta” kalmasını sağlamaya çalışıyor! Neden?
TC’NİN GARANTİSİ: Eğer “garantiler” konusu Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasında ek madde olarak yer almasaydı bugün adada ya hiç Türk olmayacaktı veya olanlar Rum’un egemenliğinde küçücük bir topluluk olacaktı! Tarih ortadadır ve Türkiye’nin garantörlüğü bu nedenle çok önemlidir.
Oysa Anastasiadis’li Rum tarafı TC’nin garantörlüğünü kendisine bir tehdit olarak görmekte 1974’de olduğu gibi her an Türkiye’nin saldırısına maruz kalacağının mazlum ve mağdur rolünü oynamaktadır! Sanki 1974’ü Türk tarafı ile Türkiye hazırlamış gibi!
Fakat ne diyor Türk halkı? “Türkiyesiz ve azınlıktaki bir toplum olarak kaldığımızda can mal güvenliğimizi bize kim sağlayacak?”
Anastasiadis buna “AB varken Türkiye’nin güvencesine gerek yoktur” diyor!
Tabi o Avrupa’nın artık merhemi olsa kendi başına sürecek hali bile kalmayan, içi çürümeye başlamış yapısallığıyla Kıbrıs’ın güvenliğini nasıl sağlayacağını bilmiyoruz ama lafın kısası Türk tarafı AB’ye hiç güvenmiyor!
KISACA: Görülüyor ki müzakereler başlasa da görüş ayrılıkları kapanmayacak. Rum, karşısında bir Türk halkı olduğunu kabul edene kadar da çözümsüzlük devam edecek.
ÜNİVERSİTELERİMİZ VE ÖĞRENCİ SORUNLARI
Bir süredir zırt pırt her mahallede bir bakkal dükkânı gibi açıldıkları için kaçınılmaz sorunların da şaibe ve töhmetinde kalan üniversitelerimiz, YÖDAK’tan kalitelerine, öğrencilerinin durumundan yeterliliklerine kadar tartışma konusu olmaktadırlar!
Olacaktı çünkü “kâr amacını kaliteli eğitim hedefiyle dengeleyemezseniz kantarın topuzunu kaçırırsınız! Nitekim “özerkliğinin” hiç tartışılmaması gereken YÖDAK’ın bir siyasi kurumdan (Cumhurbaşkanlığından) alınarak Bir başka siyasi kuruma (Eğitim Bakanlığına) bağlanması olayı, memlekette “gitti YÖDAK’ın özerkliği” olarak lanse edildi! Oysa Cumhurbaşkanlığı döneminde de özerk değildi Eğitim bakanlığına bağlıyken de özerk olmadı!.
YAPISALLIK SORUNU: KKTC’nin nüfus yapısallığı, siyasi yapısallığı ile dengeli değildir. Popülizm bu nedenle geçerli tek sistemdir. Hangi siyasi parti iktidara gelse, “iktidara gelmesi nedeni olan oy potansiyeline sahip seçmenlerine verdiği sözleri yerine getirmesi gerekir ki iktidarda kalabilsin… Buna partizanlık derler!
Muhalefet partileri de iktidara oynarken seçmenine vaatlerde bulunur ki ona da partizanlık denir!
Sonuç hiç değişmez! UBP de gelse CTP de gelse DP de gelse “kadrolanma hareketleriyle müşavirler olayı” bu memleketin müzmin sorunu olarak hep devam edecektir. Nereye kadar? Büyük bir fedakârlıkla “iktidar iken muhalefete düşmeyi” göze alıp köklü değişikleri gerçekleştirecek bir iktidar gelene kadar..
ÜNİVERSİTELERİMİZ: Ve son günlerdeki öğrenci olaylarına gelince: Bu konuyu yıllardır hem “köşemde” hem fırsat buldukça mesela DAÜ’deki bazı çevrelerle tartışıyorum. Öğrenci sayılarını ve ülkelerinin çeşitliliğini ayazlatıp, “bizim üniversitemiz işte bu kadar büyüktür” tafrasına yatıp daha çok öğrenci çekmek için yarışa girmek sonuçta hem “öğrenci aracıları” yarattı, hem de öğrenci etiketine sarılmış “kaçak işçi sorunu” ile illegal öğrenci olaylarını artırdı!
Kısaca KKTC sorma gir hanına döndü! İnşaatlarda lokantalarda okula gitmeden kaçak çalışanlardan tutun da bakıcılık yapanlara kadar o öğrencileri adım başında görmek mümkündür..
Tabi YÖDAK müdürü Ziya Öztürkler’in açıkladığı gibi sayıları belki yirmi bin değildir ama 20 kişi de olsalar sorundur! Ve bu sorunu “üniversitelerimizin ekonomik getirilerine zarar gelmemesi için hasır altı etmek, yarın bizatihi bu toplumu rahatsız eden sorunları nedeniyle daha büyük zarar verecektir..
KISACA TAKILDIĞIM: (LANET OLSUN!)
İdlib’teki kimyasal saldırıyı insanlık adına “lanetlememek” insanlık değildir! Önce lanet olsun diyorum.
Ancak sadece Esad’ı işaretleyerek değil. Esad’a kimyasal saldırı yaptırtacak destek veren Amerika ile Rusya’ya da!
Ve bu büyük cinayet karşısında karar alamayan BM’lere de! İnsanlık bir kez daha karalar giydi! Lanet olsun, yapana da yaptırtanlara da!
































