Kıbrıs siyasi sorununu çözmek efkârında mücadele eden siyasi parti ve politikacılarını kınamak hele “karaya” çalmak kimsenin haddi olmamalıdır…
Fakat kimselerin de “Rum’un çözüm planlarına” karşı tavır koyan siyasi parti ve politikacılarını kınayıp karaya çalmaları hadleri olmamalıdır.
ÇÜNKÜ: Ortada zaten bir “ulusal görüş” birlikteliği oluşmamıştır… Türk halkı saflarında “çözüme yönelik politikalar” siyasi partilerin ideolojileri içinde saptanmaktadır!
Dolayısıyla ne UBP ile CTP’nin siyasi soruna ilişkin görüşlerinde bir bütünsellik olacaktır ne de DP-UG ile TDP arasında bir görüş birliği aranacaktır… Zaten öteden beridir ortada bir “çözüm isteği” vardır ama “nasıl bir çözüm” sorusuna cevap veren yoktur… Çünkü Kıbrıs Türk halkını temsil eden siyasi partilerle STÖ’lerinde bir vahdet sağlanmadığı içindir ki her zaman tartışılan, Güney Rum liderliğinin önümüze koyduğu önerileri olmaktadır…
NE İSTEDİĞİNİ BİLMEYEN TOPLUM: Yazık… Siyasi partilerimizle STÖ’lerimiz Kıbrıs Türk halkını Rum liderliği ile kilisesinin dümen suyuna düşürmüşlerdir…
Kendimizden biliyoruz. İşimiz gücümüz yok yat kalk Allah Anastasiadis’li Rum liderliğinin her gün önümüze koyduğu önerileri tartışıyor, açıklamalarına cevap yetiştirmeye çalışıyoruz!
VE HATIRLIYORUZ: Yıllarca “Ya Taksim Ya Ölüm” diye Türk halkını yollarda yürütenler sonunda 1960 Üniter Kıbrıs Cumhuriyeti’ne imza atarak bizi Rum çoğunluğunun yüzde otuzluk azınlığı durumuna soktulardı… Sonra da karşımıza geçip “bundan daha iyisi olamazdı” dedilerdi!
Ne kadar kötü olduğunu ne büyük yanlışa imza atıldığını yıllarca öldürülüp yanıp yakılarak, göçmen durumlarına düşerek öğrendikti!
Annan planı dönemleri de farklı değildi! Ne istediğini bilmeyen Kıbrıs Türk halkının önüne ne istediklerini bilenlerin planlarını koydulardı!
Dolayısıyla Rum halkı ne “istediğini” bildiği için “hayır” derken, Türk halkı ne istediğini “bilmediği” için bir kez daha “evet” dediydi!
ŞİMDİ AYNI SENARYO SAHNELENİYOR: Yine köşe başlarını tutan siyasi partiler var. Yine Türk halkına empoze edilmek istenen “tek egemenlik” planın ne kadar mükemmel olduğunu savunan politikacılar, STÖ’leri var!
Hatta Meclis Başkanı Sibel Siber, Tahran’da hüsnü kabul görmesinin gururunu, “kendimi tanınmış bir devletin Meclis Başkanı zannettim” dedi diye eleştiriliyor ve de “neredeyse KKTC’nin tanınmasını isteyecekti” diyerek kınanıyor!
VE GENE BAŞLADILAR: Sesleri yüksek çıkanlar önlerine geleni karalıyorlar! Son örneğini Tahsin Ertuğruloğlu’na yönelik CTP çıkışlı tepkilerde görüyoruz. Her zamanki “sloganları” ile yine karşı görüşleri ya “faşist” yahut “statükocu” kelimeleri ile mahkûm etmeye çalışıyorlar…
Oysa Ertuğruloğlu “Yasama Dokunulmazlığına” sahip bir milletvekilidir. Ve Anayasa’nın 84. Maddesine göre “Cumhuriyet Meclisi çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, bunları dışarıda tekrarlamaktan veya açığa vurmaktan sorumlu tutulamaz…”
Oysa Anastasiadis’li Rum liderliğinin Türk halkının önüne koyduğu “Tek Egemenlik” önerisini ve çözüme yönelik görüşleri nedeniyle Özdil Nami’yi eleştirdiği için Tahsin Ertuğruloğlu CTP Genel Sekreteri Kutlay Erk tarafından “faşistlikle” suçlanmaktadır!
YANİ! Kutlay Erk’e göre bırakın sıradan bir Türk vatandaşını Milletvekillerinin bile kendi siyasi görüşleri olamaz! Kendi Dışişleri Bakanlarını eleştiremez, çözüme yönelik görüş beyan edemez!
KISACA: Annan Planı öncesi o yüksek tondan bağırmalar yine başladı… Sloganlar yine havalarda uçuşuyor! Ellerde fırçalar yine ona buna karalar çalınıyor. Sorarsanız her şey “çözüm için!” Zannedersiniz ki kendilerinden başka çözüm isteyen de yoktur, en iyi çözüm şeklini bilen de yalnız kendileridir! Pööö! Bu mantalite ile bu memlekette olsak olsak zalimin esiri oluruz!
**********
“SENDİKAL İŞLEVİ” GÜÇ GÖSTERİSİ HALİNE GETİRMEK KAOS YARATIR
Uğraşa didine devlet işlerini çocukların oyuncakları haline getirdik… Sorunları aşmak söz konusu olduğunda kesimler birbirlerini nasıl bombardıman edeceklerinin harekât planlarını çıkartıyorlar!
Uyarılar, eylemler, grevler! Yetmediği yerde tam da polis vakası olacak “kasıtlı tehditler!” Sonuncusunu Lefkoşa belediye Çalışanları, “BES” ayazlattı.
Diyor ki hâlâ 13. maaşlarla şubat maaşlarımızı alamadık. 24 saate kadar ödeme yapılmazsa Kadri Fellahoğlu sakın belediyeye gelmesin!
DAHASI BES Başkanı Savaş Bozat, maaşların ödenmemesi halinde belediye başkanına gerek olmadığını, Fellahoğlu’nun istifa edip gitmesi gerektiğini söylerken önerisini de şöyle yapıyor: “Başkanlığı bırakıp gitsin belediyeyi biz yönetiriz!”
Eğer Bozat şaka yapmıyorsa durum vahimdir! Çünkü bugüne kadar sendikalar uyarılar yapar, eylemlerle hak ararlardı da seçilmişlere “bırak git, sen yönetemiyorsun, biz yönetiriz” yollarında “ihtilal hükümeti” gibi hareket ederek siyasi düzenleri alt üst edecek böylesi önerilerde bulunmazlardı…
Tabii bir örneği de Kıb-Tek’te salındıydı! Orada da “devlet” dediğimizin zafiyetinden yararlanan Tel-Sen memleketin elektrik şebeke ve işletmesi ile maliyesine olduğunca öyle bir kanca taktı ki devlete kalan tek yetki ve sorumluluk, “ikide birde falan yahut filan daire veya kurum kuruluşlarında borcundan dolayı kesilen elektriğin faturasını ödemek olmakta!”
Oysa ne diyorduk yıllarca? Devlet büyüktür! Devletle oyun oynanmaz! Devlet çocuk oyuncağı değildir… Ne var ki bu devletin KKTC olduğunu unuttuyduk!
Tabii belediye çalışanlarının maaşlarını alamamaları nedeniyle yapacakları haklı eylemlerinden söz etmiyoruz. Ancak son yıllarda “hükümetleri” bile zamansız seçimlere zorlayan sendikal hareketlerin gitgide devlet üzerinde “baskı unsurlarını” da aşan “siyasi güçler” haline gelmeye çalışmaları olayına takılıyoruz…
Sendikacılığı sadece “çalışanların hakkı hukuku” içinde değil, siyasi kulvarlara da taşıyan, bu nedenle belirli ideolojiler birlikteliği yaratıp hem “içteki siyasi düzene” hem de “çözüme” etki edecek mesela “paralel yönetim” oluşturma çabası görülmektedir…
Bu nedenle şimdilerde Meclis’e sevk edilmesi gereken “Kamu Görevlileri Değişiklik Yasa Tasarısı”nı çok önemsiyoruz… Çünkü devlet kademelerinde yeniden yapılanmaya gidilirken, o yapı içinde sendikaların işlevleri yeniden ele alınıp onlar için de yeni yapılanmalar getirilmezse “ol alem hiç değişmeden bugünkü gibi marazalar yaratarak devam eder…”
**********
TC YATIRIMCILARI GELECEĞİN KKTC’SİNİ GÖZLÜYORLAR, BİZİM UMURUMUZDA BİLE DEĞİL!
Şimdi de MÜSİAD yani Müstakil Sanayiciler ve İş Adamları Derneği geldi KKTC’ye… Lefkoşa Genel Merkezi’nin açılışını yapacaklar…
Dün de Havadis Gazetesi’ni ziyaret eden İstanbul Teknik Üniversitesi-KKTC (İTÜ-KKTC) Rektörü Prof. Ercan Kahya ve Genel Sekreter Metin Kulaksız anlattılardı sorunlarını…
Bir süredir Yenierenköy ve Mağusa’da “İTÜ-KKTC Eğitim Araştırma Üniversitesi” kapsamında hayata geçirecekleri büyük projelerinden söz ediyorlar. Ve tabii KKTC’ye gelen her yatırımcı gibi hantal bürokrasiden yakınıyorlar! Mesela bir buçuk yıldır bir isim değiştirme işlemini bile gerçekleştirememişler!
Fakat KKTC’ye özgü bu bürokratik hantallıktan söz edecek değilim… Daha önce de her halde yazmış olacağım: Son zamanlarda TC’den KKTC’ye yönelik “yatırımlar projelerini” de içeren bir ilgi gözleniyor… 1974’ten beri Kuzey’e dönüp bakmayanlar son yıllarda “Kıbrıs’ta ne yapabiliriz” diye nabız yokluyorlar… Dahası, “Kuzey’de bir yerlere şu veya bu şekilde sahiplik koyma, yatırımlar için tahsis edilen yerleri elde tutma” amacı göze çarpıyor. Yoksa vakti zamanında Sabancı’nın ifade ettiği gibi KKTC gibi kısır ortamlarda para harcayarak neden “buz üzerine yazsınlar.”
HEDEF GELECEKLER OLUYOR: Belli olmuştur ki Kıbrıs’ta çözüm olursa Kuzey Kıbrıs, Türkiye’den önce AB’ye girecektir… Her ne kadar Türkiye AB Gümrük Birliği’nde de olsa “üyesi olacağı bir ortamda” kendini çok daha yatırımlara açık hissedecektir…
Kısaca yavaşan yavaştan Kuzey Kıbrıs “Türkiyeli Yatırımcılar” açısından cazip hale geliyor. Öte yandan Amerika’nın çözüme direkt müdahil olduğu gerçeği de bir güvence gibi değerlendirilmiş olacak son zamanlarda ilgi daha da büyüyor.
Pekala biz gitgide artan bu “ilgileri” nasıl değerlendiriyoruz? Umurumuzda bile değil!
































