Bükreş’in, dünyadaki birçok kent gibi, yedi tepe üzerinde kurulduğu iddia edilmektedir. Ben bu kentte tepe mepe görmedim ama olsun. “Yedi tepeli şehir” unvanı, insanlara çekici geliyor. Bükreş ve çevresi tabak gibi dümdüz. Ama bu, etrafta bazı tümsekler olmadığı anlamına gelmiyor. Tümseklerden biri de kaldığımız otelin tam karşısında. Bizi bir yol ayırıyor.
Karşıdaki tümseklik boydan boya yüksek bir duvarla çevrilmiş. Duvarlar boyunca yürümek serbesttir. Duvarlara bir tur atmak isterseniz en az iki kez oturup dinlenmeniz gerekir. Arazinin ortasında mermerle kaplı koca bir heyula yükselmekte. Bu, Parlamento binasıymış. İftiharla söylendiğine göre Pentagon’dan sonra dünyanın en büyük ikinci binasıymış. Çavuşesku’nun megalomaniliğini sergileyen bir eser. Bine yakın mimar, mühendis çalışmış bina için. Başmimar da bizzat kendisi imiş. Mimarlara sürekli sorun çıkarıyormuş.
Parlamento binasına arsa temin edebilmek için Çavuşasku, bu mahallede bulunan 7,000 ev, bir okul, bir kilise, bir de hastane yıktırmış. 7,000 ev, nerden baksan 20-30 bin insan demektir. Almasın mı beni bir gayle (gaile)? İyi de bu insanlara ne oldu?
İlk fırsatta bunu da öğrendim. Bizi Sinai kasabasına götürecek olan rehber sabah erkenden otele geldi. Baktım ağzı epey kalabalık biri. Arabaya biner binmez oradaki insanların akıbetini sordum. “Bükreş varoşlarında inşa edilen bir kasabaya taşındılar” dedi “Yolumuzun üzerindedir. Oradan geçerken gösteririm.”
Bükreş’in 10 Km. kadar dışında ve hava limanı yolu kenarında kurulan yeni kasabayı bana gösterince “Burası güzel bir yere benziyor, iş yerlerine uzak olsa da şikâyet etme hakları yoktur” dedim. Şoför güldü ve şöyle dedi: “Sizin gördüğünüz işin vitrin yanı. Gelip geçenler hayran kalsın diye yapılmış. Arka tarafları berbat”. Gözlerimle görmedim; rehberin yalancısıyım.
Otel odasının açılmayan penceresinden her bakışımızda karşımızda Parlamento binasını görüyorduk. Bir de onun (bize göre) sağında inşa edilmekte olan yüksek bir bina göze çarpıyordu. O binanın ne olduğunu sorduğumuzda yanıt alamıyorduk. En sonunda bir rehber bize “O duvarların arkasında neler olduğunu kimse bilmiyor” dedi. Biz de sormaktan vazgeçtik.
Bükreş’te Çavuşesku yönetiminin kalıntılarını görmek mümkün. İnsanda bir “polis devleti” izlenimi uyandırmaktadır. Bu durum bir bakıma olumludur. Bükreş Avrupa’nın en az suçun işlendiği kent imiş. Kırmızı ışıkta geçen araba sürücüsü göremezsiniz. Zebra geçişlerinde ayağınızı yola attığınız anda sürücüler zınk diye duruyor. Yayalar da sadece zebra geçitlerinden geçerler. Zaten kentin bulvarları, o kadar geniştir ki başka yerlerden geçmeğe çalışmak intihara teşebbüs gibi bir şeydir. Aklı başında olan hiç kimse buna yeltenmez. Buna karşılık, insanlar prangaya vurulmuş gibi sıkıntılı. Sokaktaki insanların yüzlerinden bunu okuyabilirsiniz.
Otokratik ülkelerde kaçınılmaz olarak rüşvet yaygın olur. Bunu test etmek amacıyla rehberlerden birine Romanya’da rüşvet olup olmadığını sordum. Verdiği yanıt beni şaşırtmadı: “Bu ülkede rüşvetsiz iş olmaz. Birkaç ay önce dedeme basit bir ameliyat gerekti. Cebine 300 Lei sokuşturmadan doktor dönüp dedemin yüzüne bile bakmadı. Hastanelerde ameliyatın ciddiyetine göre rüşvet tarifesi bulunmaktadır. Bunu herkes biliyor ama bilmezlikten geliyor”. Rüşvetten yakınan aynı rehberin bir manastıra girişimizde gidip bilet keseceği yerde oradaki sorumlunun avucuna kâğıt para sıkıştırdığını fark ettim. Belli ki birbirlerini tanıyorlardı ve bu işi ilk kez yapmıyorlardı.
Parlamento binasının içini de görmek için bir şehir turuna katıldık. Turun ilk durağı, büyük bir parkın içine yerleştirilmiş köy evlerini ziyaret etmekti. Romanya’nın farklı bölgelerinden sökülüp getirilmiş ve parkın içine dikilmiş köy evlerinin büyük bir çoğunluğu ahşaptan imal edilmişti. Her bir ev, kendi bölgesinin yapım stilini temsil ediyordu. Bu yapay köyün sokaklarında da yaşlıca kadınlar çeşitli el işlerini sergileyip turistlere satmaya çalışıyorlar. Buradan satın aldığım iki tane renkli yumurta kütüphanemi süslüyor.
Köy evlerinden sonra parlamento binasına gittik. Bir saatlik olan birinci turu kaçırmışız. İkinci tur 2.5 saatlikmiş, öğleden sonraki tur ise 1.5 saatlik. Birinci tura katılmak imkânsızmış. İkinci tura katılmak ise sorunluydu. Bizimle birlikte olan Yeni Zelandalı bir baba-kız ancak bir saat katılabilirlermiş çünkü hava alanına gitmeleri gerekiyormuş. Bizim için de 2.5 saat fazla olabilirdi. Bir sürü merdiven çıkılacağını duyunca bizim hanım resti çekti: “Ben bu kadar merdiven çıkıp inemem”.
Sonuçta formül bulundu: İki buçuk saatlik turun parasını ödeyeceğiz ama biz bir saat gezdikten sonra grup olarak ayrılacağız. Rehber gidip gişedeki kadınlarla konuştu ve durumu anlattı. Gişedeki kadınlar, kurallara uymuyor diye teklifi kabul etmiyorlardı. Tura katılan herkes turun sonuna kadar grupla birlikte kalmak zorundaymış. Herhalde kitapta öyle yazılıydı.
Rehber bin bir dereden su getirerek kadınları ikna etmeye çalışıyor, onlar ise Nuh diyor peygamber demiyordu. Ya hep ya hiç olmalıydı. Biz de tümden vazgeçmeye karar verdik. Çavuşesku’nun sarayının içini görmek nasip değilmiş. Zaten binanın bitmiş halini kendisi de görememişti. Bina Çavuşesku öldürüldükten beş sene sonra tamamlanmıştı.
































