Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nin 2015 Ekonomik Durum Raporu, yayınlandığı günden bu yana medyada tartışılıyor.
Elçiliğin raporları aslında birer ayna. Yıllar itibarıyla yayınlanan raporları arka arkaya okuyan biri, temel sorunların ne olduğunu ve asla çözülmediğini, devam ettiğini görür.
Bu yıl da, daha önceki raporlarda tekrarlanan ifadeler var.
En başta “2015 yılında da yapısal reformların hayata geçirilmesi hususunda ilerleme kaydetmek mümkün olamamıştır” deniyor.
Her hükümet programı, her ekonomik protokol ne olduğu defalarca anlatılan bu reformları yapma taahhüdünde bulunur, ancak o reformlar asla gerçekleşmez. Kimse söylediğine inanmadığı için, adında “reform” olan partiler bile kurulur da, yokolur gider…
Sonra, 3 yılda 4 hükümet kurulup bozulmuş, “kayda değer bir icraat yapılmamış”…
Düşünün tam 4 hükümet… Kimler koltuklarda oturmuş, o makam arabalarında gezmiş, kimler atanmış, kimler görevden alınmış, nice vaadler, nice programlar yapılmış, harcamalar, gitmeler, gelmeler, seyhatler, toplantılar, bal yapmaz arı gibi, kayda değer bir icraat yok!!!
Bizler verilen vaadlerle, umut ve beklenti içine girerken, şu son 3 yıl da boşa geçmiş, haberimiz yok…
Büyükelçi, Rapor’un sunuşunda, KKTC ekonomisinin aşırı derecede kırılgan olduğunu, olumsuz bir siyasi gelişime ya da uluslararası bir kriz halinde olumsuz etkileneceğini vurguluyor. Bunun için de, Rumların krizden çıkma yöntemlerinden ders alınmasını öneriyor…
Yine tespitler var. Mesele yüksek öğrenim sektörünün halk tarafından “içselleştirilmediği”; turizm ve
Yüksek öğrenim sektörlerinin geleceğinin belirsiz olduğu ifade ediliyor.
Kamunun gereğinden büyük olmasını bir kez de bu rapor vurguluyor ve “bir politika aracı olarak ihtiyacın üzerinde istihdam yaratıldığı” vurgulanıyor. Daha açık nasıl söylenebilirdi ki? Siz kamuyu, politik amaçlarınız için tıka basa doldurdunuz, iş yapmaz hale getirdiniz, devletin kaynaklarını partililerinize bölüştürdünüz. Bu budur…
Büyükelçi Derya Kanbay’ın Sunuş bölümünün sonunda öyle bir ifadesi var ki, işte bu aslında kurtuluş reçetesi ama, hangi kulaklar duyacak, orası meçhul…
Bakın Büyükelçi ne diyor;
“Geçmiş dönemlere zaman zaman hakim olduğu bilinen kaynakların verimli kullanılamaması, gelişmeye yönelik radikal çözümlerin siyasi hesaplara heba edilmesi, acil önlemlerin sebepsiz yere sürekli ertelenmesi gibi ekonomik ve sosyal hayatı durgunluğa ve gerilemeye iten yönetim alışkanlıklarının tamamen geçmişte bırakılmasını diliyorum”.
Bunların hepsi, daha öncekilerde olduğu gibi, 2016-2018 dönemi Ekonomik Program’da da var. Çareleriyle, alınması gereken önlemlerle birlikte. Adı da bu defa ““Yapısal Dönüşüm Programı” oldu. İçinde bulunduğumuz dönemin, KKTC ekonomisi için “en kritik dönem” olduğu vurgulandı.
Ne oldu? Daha şimdiden takvimin gerisindeyiz. Hatta atılan tek bir adım yok. Sadece serbest bırakılan paralar dağıtılıyor, o kadar…
2009’da Ferdi Sabit Soyer, bir önceki protokolu imzalamadığı için erken seçime gitti, UBP geldi, bayıla bayıla imzaladı, sonuç? O da uygulanmadı…
Hatta arada CTP’li hükümetler yine iş başına geldiler, onlar imzalamayı reddettikleri protokola bağlı olduklarını da deklere ettiler ama, ne biri ne diğeri uygulamadı…
Bu defa yine benzer şekilde, ekonomik protokolun imza döneminde CTP hükümetten gitti, UBP-DP yine bayıla bayıla uygulayacaklarını söylediler, geldiler, durum ortada…
Benim bildiğim bu programların bir denetim ayağı var. O neden uygulanmaz..?
Çünkü yine geçmişten gelen bir mazeretimiz vardır. Nedir biliyor musunuz; “Kıbrıs meselesi kritik bir aşamada”…
Şimdi de aynen o durum. “KKTC’yi yaşatacağız, evimizi düzenleyeceğiz” derler ama, gereğini asla yapmazlar…
YERİN KULAĞI VAR
SANKİ BİZE SORACAKLAR:
İkinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat müzakere masasıyla ilgili olarak, “Çin’nin ne ilgisi var? Rusya’nın ne ilgisi var veya Fransa’nın ne ilgisi var? Kıbrıs’la herhangi bir olumlu rol oynamadılar ki. Daimi üyelerin konferansta bulunmaları kabul edilebilir bir şey değil” değerlendirmesinde bulundu. İyi de bize soran mı var? İkili başladık, beşliye döndük. Yetmedi çokluya doğru gidiyoruz. Dün olduğu gibi, bugün de bizim sorunumuza, bizden başka herkesin karar verdiği bir yola girdik…
YUMUŞAMA:
Rumlar, önce olmazsa olmazları olan garantiler konusunda, “belli bir süre kalabilir” dediler, şimdi de AKEL, “dönüşümlü başkanlık” için yeşil ışık yakıyor. Tüm dünyanın gözü üstlerinde olduğundan, yumuşama gösterisi sergiliyorlar… Bu gelişmeler, adada olası bir çözüm için umut ışıkları olur mu? Ya da ne kadar ciddiler bilemeyiz. Çok kalmadı bir aya kalmaz öğreneceğiz…
KİTLESEL MUHALEFET OLMAZSA:
Dayanışma İnsiyatifi’nin “Ekoloji Atölyesi”, taşocaklarıyla ilgili çok geniş kapsamlı bir çalışmayı halkın bilgisine sundu. Benzer çalışmalar daha önce de bazı meslek örgütlerince yapılmıştı. Hatta, Meclis Başkanı Sibel Siber’in bu konuda ciddi bir rapor hazırlattığını da biliyoruz. Herkes herşeyi biliyor da, doğanın katli durmuyor… Dayanışmanın bir cümlesi hoşuma gitti; “Taşocakları üzerine gitmemizin esas nedeni, böyle bir yıkımkarşısında, bütünlüklü siyasal, teorik ve pratik bir alternatif muhalefet güzergahını açabilmektir”. İşte budur. Temel sorunlarımızla ilgili muhalefeti kitlesel hale getiremediğimiz için hükümetler rahat… Öyle olunca da, yıkım durdurulmuyor. Aksine genişleyerek devam ediyor…
EN İYİ BECERDİĞİMİZ ŞEY, KAOS YARATMAK:
Sorunları kaosa çevirmekte üstümüze yoktur. Aslında bir cinayet olan trafik kazasından sonra, saatlerin değişmesi gündeme geldi. Ama hükümet asla cesaret edemezdi. Bunu açıkça da söylediler. Ne yaptılar, çalışma saatlerini değiştirdiler. Buna da uyulmadı. Şimdi de erken gelen öğrenciler için nöbetçi öğretmen görevlendirdiler. Orasından burasından palyatif tedbirlerle sorun, şimdi iyice içinden çıkılmaz hale geldi…
PAMUK İPLİĞİNE Mİ BAĞLI:
Serdar Denktaş, Avrupa Birliği’nin Türkiye ile Kıbrıslı Türklerin arasını açmaya çalıştığını, bunun için milyonlarca TL’lik fon dağıttığını söylemiş. Birilerini düşman göstererek politika yapmak, siyasette kullanılan bir taktik. Nefret yaratmak suretiyle, varlığını devam ettirmeye çalışmak aslında. Ve bu da tehlikeli bir silah. Ne yazık ki, bugüne kadar kullananların hiç birinin işine yaramamış. Aksine, karşı cepheyi güçlendirmiş. Serdar Denktaş’ın ne yapmaya çalıştığı bir yana, Türkiye-Kıbrıs Türkü arasındaki bağ, bu kadar mı pamuk ipliğine bağlıdır? Bu söylem, aslında Kıbrıs Türk halkına yapılmış ağır bir hakaret değil mi..?
İŞTE BUYDU DEDİĞİM:
Dünkü yazımda, Lefkoşa Suriçini yazmıştım. Aynı gün bizim gazetede, o bölgedeki Kütüphane Sokak’ta, yıkıntı evlerin uyuşturucu müptelalarına mekan olduğu haberi vardı. Orası sınır, askerin kontrolunda bir bölge, nasıl bu kadar rahat olabiliyorlar? Haberde, “Sahiplerinin yıkılmaya terkettiği konaklar” deniyor. Ne tamir ediyor, ne yıkıyor, spekülasyona bırakmış. Yükselt bakalım emlak vergisini, ne yapacak…
ZİRVEDEKİLER
Başaran Düzgün: “İpe sapa gelmez gerekçeler sıralayıp da ‘çözüm olursa yok olacağız’ diyenler var ya, esas bundan korksunlar. Kıbrıs Türkünün sorunlarını çözme yeteneğini kaybetmesinden. Bu gidişle çözüm olsa da olmasa da yok olacağız…”.
DİPTEKİLER
Yolsuzlukla Mücadeleyi İstemeyen Bir Halk: Size ilk bakışta ağır gelebilir, ancak genelde bu böyle… Halkın Partisi “Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü” kapsamında bir konferans düzenledi. Kamu kaynaklarının çalınması konusu odak noktasıydı. Konuşmacılar hem dünyadan, hem KKTC’den örnekler verdiler, Sayıştay’ın ortaya çıkardığı yolsuzlukların dahi üstüne gidilmediği vurgulandı. Güzel tespitler yapıldı ancak, önce halkın bu durumu değiştirme niyeti var mı ona bakmak lazım. Yolsuzluk literatürde, sadece para değil ki… Yolsuzluk, rüşvet, sandalyeyi koruma amaçlı verilen her şeydir. İstihdam da bunun içinde, makam mevki, arsa, kredi dağıtma da, kişi ya da gruplara özel üretim yasalar da… Niye yapılıyor bunlar, halk talep ediyor ki, yapılıyor…
































