Altı yıl önce, Kıbrıs’ta yaşanan toplumlararası sorunlarda pozitif yaklaşımları ile dikkat çeken Cikko Piskoposu Nikiforos ile yaptığımız bir söyleşide, en çok merak ettiğim konulardan birisi de, Kıbrıs’taki her iki dinin karşılıklı olarak toplumlar üzerinde yarattığı etkiler konusu idi. Mesela zeytin yaprağı ile tütsü yapmak neyin nesi idi?
İslamiyet ve Hıristiyanlığın ana karalarından olan Türkiye ile Yunanistan’da böylesi bir gelenek yokken, Kıbrıslıların üzerlerindeki kıskançlıkları kovmak, kötü gözleri ve niyetleri akamete uğratmak için neden zeytin yaprağı yakarak kutsama yaptıklarını bir türlü çözemiyordum. Şöyle bir soru sormuştum:
“Kıbrıslı Hristiyanlar ve Müslümanlar, asırlardır bir arada yaşıyorlar. Dini ritüeller bakımından birbirlerini etkiledikleri oldu mu? Mesela, Kıbrıslı Türkler arasında zeytin yaprağı veya buhur yakma gibi gelenekler böyle bir etkileşimin bir sonucu mu?”
Piskopos Nikiforos, Kur’an ile İncil arasındaki şaşırtıcı benzerlikler üzerine uzun bir anlatım yaptıktan sonra soruma şöyle bir cevap
vermişi:
“Unutmamak lazım ki bu iki toplum 400 yıldan fazla bir süreden beridir beraber yaşarlar. Bu etkilenme temel prensiplerde olmaz ama günlük hayatta etkilerine çok rastlanır.
Kapılar açıldığında ilk defa Kuzey’e geçtim ve Anathyu’dan kendi köylülerimi bulmaya çalıştım. Bir eve gittiğimde kapıda bir köylü kadını zeytin yaprağı ile tütsülerken buldum. Kutsanmak için yapıyordu. Kadına bu geleneği nereden öğrendiğini sordum. Babamdan, oda babasından dedi. Mesela bu alışkanlıkların (tütsü-mum yakma) çoğu İstanbul’da da vardır. Neden? Hıristiyanlarla Müslümanların asırlar boyu birlikte yaşadıkları bir yer olduğu için.”
Bu konu nereden mi aklıma geldi? Geçen gün, bir yakınıma yılbaşı hediyesi almak için girdiğim bir mağazada satıcı personelin Noel Baba’nın külahına benzer kırmızı-beyaz bir külahla ortalık yerde dolaşmalarından. Mağazadakiler, bu gösteriyi Hıristiyanların Noel gününe atıf yaparak yapmıyorlardı. Çılgınlığa dönüşen yılbaşı alış verisine biraz renk katmaya çalışıyorlardı. Ama bu Noel Baba kıyafetinin, artık yavaş yavaş Hıristiyan olmayan unsurlarca da benimsenmeye başladığı, kendi anlamı ile olmasa bile, yılbaşlarında karşılıklı olarak verilen hediyeler üzerinden hatırlanmaya başlandığı bir gerçek.
Aslında şu Noel baba kimliği de çok tartışmalı bir kimlik. Ortaçağ’da iyilik yapan, özellikle çocukları mutlu etmeye yönelik faaliyetleri olan bir papaz olduğu anlaşılıyor. Sonradan aziz mertebesine yükseltilmiş, fakat gerçek hikayesi hala daha karmaşık. Noel arifesinden Noel’e geçiş yaşanan akşam, evlere bacadan girerek çocuklara hediyeler dağıttığına inanılıyor. Sanırım ki; yakın tarihte, giderek dozu artan tüketim çılgınlığı ile bir satış unsuruna dönüştürülmüş sembol haline getirilmiş.
Üstelik nereli olduğu, nerelerde yaşadığı da tartışmalı. Hakkında anlatılan bütün efsaneler çoğunlukla Kuzey ülkelerine dayandırılıyor.
Kalın giyisiler, ren geyikleri, kar üzerinde ilerleyebilen kızaklar hep Kuzey coğrafyasını hatırlatıyor. Ancak gel gelelim, Türkiye Turizm Bakanlığı’nın hazırladığı Antalya turizm broşürlerinde Antalyalı olduğu iddia ediliyor. Antalya – Terme doğumlu olduğu ileri sürülüyor. Karmaşık bir konu. Biz bu konuyu araştırma heveslisi dostum Mete Hatay’a havale ederek başka bir konuya geçelim.
Yıllarca önce okuduğum bir yazıda (sanırım Zülfü Livaneli’nin bir yazısında), Dünya’da en yaygın dedikodu ve söylencenin Akdeniz yöresinde yaşandığı söyleniyordu. Nedeni ise, nerede ise bütün yaygın dinlerin kaynağının bu yöreden olması gösteriliyordu. Özellikle geçmişin çok tanrılı dinlerinin bir tür tarihini oluşturan eski Yunan, Roma ve Mısır mitolojilerine bu coğrafya kaynaklık etmiş. Bu mitolojilerde tanrılar arasında yaşanan kıran kırana ölümcül rekabetler ve kavgalar, üzerine eklene eklene beslenen ve anlatılan zengin bir söylence kültürüne dönüşmüş. Kim kime ne dedi? Kim kime ne kodu? Derken, geniş bir dedikodu geleneği oluşmuş. Günümüzde süregelen dedikodu geleneği ise, şimdilerde geçmişin tanrıları yerine konulan ünlüler üzerinden yapılıyormuş. Sanatçılar, politikacılar zenginler başarılı kimseler bu gelenekten nasibini alıyorlarmış. Tabii ki konu sıkıntısı çekildiği zamanlarda da, “şeytan avarac ı kalınca kendi çocuğunu bellermiş” hesabı, herkes biri biriyle uğraşır olmuş.
Böylece, doğanın da katkısı ile dünyanın en sıcakkanlı insanlarının yaşadığı, duygularını saklamayı beceremeyen Akdeniz ahalisinin adı dedikoducuya çıkmış.
En baştan beridir merak ettiğim bir konu da, bu kadar çok söylence karşısında bizim gibi hiç sorgulamadan duyduğuna inanma saflığının yaşandığı daha başka bir toplum olup olmadığı.
Rahmetlik annemin biz çocukken anlattığı bir hikaye vardı. Herhalde o dönemin toplumlararası çatışmalarının etkisi altında kalıyordu ki çok inandığı her halinden belli olan şu hikayeyi anlatırdı:“Osmanlılar Kıbrıs’ı işgal etmek için saldırmışlar. Ancak Mağusa’da çok büyük bir dirençle karşılaşmışlar. Osmanlı askerleri, aradan aylar geçmesine rağmen Mağusa’yı bir türlü işgal edemiyorlarmış. Derken Canbulat isimli bir savaşçı ortaya çıkmış. “Bu işi bana bırakın” diyerek tek başına düşman üzerine saldırmış. Ancak daha ilk hamlede bir kılıç darbesi ile kafası gövdesinden ayrılmış. Ancak bu yiğit savaşçı pes etmemiş, yere düşen kafasını sol koltuğunun altına alarak “kelle koltukta” savaşmaya devam etmiş. Bütün düşmanları bozguna uğratmış.
Derken, bu duruma seyirci olan bir Rum, “fağosa re” (hasba çıkar) demiş ve o günden sonra kasabanın adı fağosadan gelme Mağusa olmuş.”
Annem bu hikayeyi bize sık sık anlatırdı. Bu hikayeyi muhtemelen kendi babasından dinlemişti. O ise kendi babasından.
Çok gerilere gitmeye de gerek yok. Şimdilerde “müze” diye takdim edilen ancak Eski Eserler ve Müzeler Dairesi’nin resmi envanterinde adı bulunmayan “Mavi Köşk” e ne demeli? Yaratılan hurafelerle sıradan bir adamdan sadece 42 yılın sonunda, azılı bir “gangster” türetilmiş.
Adamı sokmadıkları kılık kalmamış. Portresine yandan bakışlı bir de sigara yerleştirilerek “silah kaçakçısı gangster” kimliği güçlendirilmeye çalışılmış. Oysa adam özel hayatı biraz sıra dışı olan bir otomobil satıcısı imiş. Her yıl Temmuz ayında Ay Marina’nın isim gününde düzenlenen dini törenler için Ay Marina’lı Maronitlere teslim edilen, sonrasında ise geriye alınan İkon, kanıt gösterilerek adamın ayni zamanda sanata düşkün bir kişiliği olduğu anlatılıyormuş. Evinin altından kilometrelerce uzanan ve denize ulaşan bir tünel olduğu ve bu tüneli, kaçakçılık ve gerektiğinde kaçmak için kullandığı anlatılıyormuş. Yok daha neler? Oysa adam, 1960’lı yılların başında St. Hilarion kalesinin yakınında bir ev yaptırmış, ev bir iki yıl sonra bizim mücahitlerin eline geçmiş. Bu defa daha güvenli olur hesabı ile Çamlıbel (Mirtu) yakınında orman içinde bu evi yapmış ancak üç dört yıl bile yaşayamadan bu ev da Türk askerinin eline geçmiş.
Zaten bir süre sonra da ölmüş. Ölümünün bile bir gangster çatışması sonrası olduğu söyleniyormuş.
Bir de Beş Parmak Dağları’nın zirvesinde halen atıl durumda kalmış bir tank meselesi var. 1974’teki çıkarma sırasında gemiden indirilen bir tank, muhtemelen düşman hedeflerine doğru ilerlerken, soluğu dağın tepesinde almış. İki arabanın yan yana gelmesinin bile tehlikeli olduğu, bir tarafın tepeler, diğer tarafın uçurum olduğu zirve yollarında ilerlerken düşmanla ilk karşılaşmada etkisiz hale getirilmiş. Olması ise doğal çünkü bulunduğu yerde hiçbir bakımdan manevra yapabilme kabiliyeti yok. Bu nedenlerle şehir savaşlarında bile zorunlu kalmadıkça tankları şehir içlerine almıyorlar. Çünkü yüksek binalardan av olma ihtimali çok yüksek. Şimdi bu tankı kullanan askerler, geçtiğimiz yıl çıkıp gelmişler ve geniş bir medya desteği ile yaşadıkları ve yaşattıkları kahramanlıkları anlatmışlar. Konu Türk medyasına kadar sirayet etmiş. İyi de hiç kimse “siz koskocaman tankla o yollarda dağın tepesinde ne arardınız?” diye sormamış. Tank savaşın acı yüzünü anlatırcasına halen olduğu yerde duruyor.
Bu hafta bu kadar. Bir saat ara ile yılbaşının iki defa kutlandığı dünyanın tek şehri Lefkoşa’dan herkese selamlar, sağlıklı huzurlu nice yıllar dilerim.
































