Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

PLANLAR PROTOKOLLER. (KIBRIS SORUNUNA YANSIMALARI…)

Geçmişte “toplumsal kayıplarımızla kazançlarımızın” çetelesini yıllar itibarı ile yapardık. Hatta inanılması güç ama “beş yıllık planlar” da yaparak. Sonuca varamamak önemli değildi. Önemli olan “hedeflerdi,” o hedefleri gözeten programlar, Meclis’ten geçirilen yasalardı.
Dolayısıyle ne Meclis’ten geçen yasalar rastlantıydı ne de günü geldiğinde “kurulduğu ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” bir siyasi maceraydı.. Kıbrıs Cumhuriyetini yıkarken, geriye dönüşün olanca köprülerini berhava eden Makarios zaten sonrası tutumuyla da Kıbrıs Türk halkına “kendi kaderini saptamasından” öte bir siyasi şans kapısı bırakmadıydı!
Bu yazdıklarım Kıbrıs tarihinin henüz unutulmayan, bu nedenle yaşatılıp yaşanan yakın tarihidir. Üzerine inşa edilmeye çalışılan “Birleşik Kıbrıs Federasyonuna” bu nedenle kuşkuyla bakıyoruz. Çünkü nasıl çözüm olursa olsun, geçmişin küllerinden değil, ateşleri sönmemiş bir mücadele sürecinden doğacaktır. Ki hatırlandıkça yürekleri kanatırken, “ahlarla vahları” da yazarak! …
BU NEDENLE. Kıbrıs Türk halkının “çözüm sonucunda” kaybetmesi değil, kazanması gerekir. Tutun ki Erdoğan’nın deyişi ile en azından her iki taraf da “kazan kazan” ilkesinde paylaşımı gerçekleştirebilmelidirler… Tazminatlar konusu ile iadeler bu kapasamın içindedirler.
Nitekim Eide de bu konuda kuşkulu olmalı ki çözümün anahtarı olacak “tazminatlar” konusunda, “önemli olan bu parayı Kıbrıslılara ödettirmemektir” diyor! Dün de yazmıştık. Konu mal mülk mübadelesine geldiğinde ödenecek tazminat paralarını “kimin nasıl ve niçin karşılayacağı en büyük sorundur!
Daha büyük sorun ise “Türk halkının bir kez daha pek çok yöreden kopartılıp şuraya buraya savrulması olayıdır!” Tutun ki artık “çözüm” lafının hemen ardından işitilen, “savulun Kuzey’e Rum halkı geliyor” sesidir!
İKİNCİDİR OYUNA GELİNİYOR: Birincisi Annan planı görüşmelerindeydi. Şartsız şurtsuz masaya oturulmuş bu nedenle AB ve BM’ler tarafından takdirlere mazhar olmuştuk! Sonuçta kapsamında Güzelyurt’un da olduğu Kuzey Rum’a tavla teslim edilirken, referanduma sokulan Türk halkının en az 60 bininin yerinden yurdundan göç edeceği bir ucube çözümdü!
Şimdiki müzakereler o yarım kalmış “paylaşımın” bu kez “bütününe” yönelik rövanşıdır! Ve Türk tarafı bir kez daha değil kırmızı çizgileri, Serdar Denktaş’ın da söylediğince “pembesine” bile sahip olmadığı teslimiyetçi bir tutumla Kuzey’i Rum’a nasıl sunacağının müzakerelerini yapmaktadır! Üstelik suçlu sandalyesinde otururken!
**********

KURTULAMADIĞIMIZ SAPLANTI: (HANTAL MERKEZİYETÇİ DEVLETÇİLİK!)
Yukarıdaki yazımızda geçmişte 5 yıllık planlar bile yaptığımızı, sonuç alamasak da hem sosyoekonomik hem siyasi yönden ortaya konan hedeflere doğru ciddi süreçlerin söz konusu olduğunu yazdıydık. Ve cümlemizin içine siyasi süreci de koyarak, bu inisiyatifimizi yitirdiğimizde Annan planları gibi çözüm modellerine nasıl yenik düştüğümüzü hatırlattıydık!
Ya ekonomimiz? Çok mu farklıdır? Rahmetlik Özal Kuzey’i ziyareti sırasında gördüydü vaziyetlerimizi! Ne yapmamız gerektiğini bilmiyorduk! Kapalı toplum ekonomisinin daracık duvarları arasında dönbaba olurken, oluşturulan yahut ele geçirilen ne kadar sanayi tesisi ile işlenecek toprak varsa hepsini de ranta çevirdiydik! Sonra Özal’a sorduyduk: “Bizim ekonomik modelimiz ne olsun?” Eh, Hong Kong yahut Dubai, Katar olacak halimiz yoktu ama Özal yine de “Serbest Piyasa Ekonomisi” dediydi! Mağusa serbest limanı da bu nedenle oluşturulduydu. Ki o limanda Sezai Türkeş’ler bile vardı Ortadoğu ile iş yapan!
Serbest liman deneyimi fos çıktığında Sonrası yıllarda TC ile “mali ve ekonomik protokoller” dönemi başlattık! Hâlâ devam ediyoruz ve halâ Türkiye’ye bu protokoller üzerinden kazık atmaya çalışıyoruz! Üstelik “Türkiye’nin bize kazık atmaya çalıştığının” şikâyetlerini çığlık yaparken!
Bu ekonomik fiyaskolar yaşanırken hep ekonomist Ünal Akifler’in sözünü hatırlarım. “Keşke bize Türkiye böylesi bir para akışında bulunmasaydı” diyordu! Söylediği “beleşçilikle hazırcılığa alıştırılmış bir toplum olduğumuzdu.” Üstelik teknoloji yoksunu!
PEKALA PROTOKOLLER? Hiç tartışmak istemiyoruz. Eğer TC ile KKTC arasında imzalanan protokoller ciddiyetle uygulansaydı “kazanır mıydık kaybeder miydik?” (Şimdi lafımız tümden her şeyi kaybettiğimiz gerçeklerine nanik çekse de soruverdik işte!)
Tek kelimeyle kazanırdık! Kaybedenler ise “ülkedeki aş, iş, para” başlığı altında icraat yapan siyasi partiler olurlardı! Çünkü “seçim hesapları bozulur, “aş, iş” vaatlerine dayanan oy kaparozlamalarının önü tıkanacağından “kupkuru” kalırlardı! Buna karşın o zaman devreye, siyasi partilerin sosyoekonomik planlarıyla vaatleri girerdi! (O vaatler şimdi de var. Fakat laf ola beri gele kısaca zahiren!)
BASİT BİR HATIRLATMA: Ne diyor Rum medyası. “…KKTC finans sektörü büyük ölçüde Türkiye’ye bağlıdır ve bu (olası çözümde) endişe yarattığı gibi güvenli bir sonuca varılması için daha çok uğraşılması gerektiğini göstermektedir!..”
Yani: “Sermaye birikimini bile hâlâ KKTC de gerçekleştiremedik, TC bankalarına kayıyor. Çünkü bu ülkede hâlâ hantal Merkeziyetçi devletçilik (sırf siyasi partiler seçimlerde kullansınlar diye) ekonomik sistem olarak savunuluyor!

**********
KISACA TAKILDIĞIM: (41 YILDA PİSLİKLERLE ÖRDÜK KKTC’Yİ!)

Tüm “kötümserliğime” karşın şunu itiraf etmeliyim. KKTC elbet 41 yıl öncesinin ülkesi değildir. Fakat “yeterli değildir” diyoruz bir, “siyasiler ülkenin önünü açamıyorlar” diyoruz iki.
Fakat KKTC’nin bir sancak gemisi var ki “hep önde hep ileridedir: “Pislik!” Adına “çevre kirliliği” deniyor! Yıllardır sürüyor! Uğruna yığınla STÖ’leri oluştu! Her hafta sonu tespit edilen yerler temizleniyor, ertesi hafta temizlesinler diye yine kirletiliyor! Ve pislik sürüp gidiyor!
Çaresine gelince: İnsanlar yarattıkları pisliklerin içinde boğulmazlarsa bu nedenle “halk” ayağa kalkıp isyan bayrağını açmaz ve yola tek kiprit çöpünü atanı bile kitleler halinde alenen yuhalamazlarsa, çare yoktur bu pislik devam edecektir!