Köşe Yazarları

PERDE AÇILIRKEN

Eşref Çetinel yazdı






Köşe Yazılarımı zamanıma uygunluğunca sabahları yazabiliyorum. Ki yıllarca akşamları yazdığım da olduydu öğleden sonraları da..



Sonuçta olayların gerisinde kalıyorum. Nitekim iki üç gün anca sürecek her halde çok seri başlayıp süratle bitecek Cenevre’deki zirve toplantısını da tutun ki “tatar ağası” gibi yine geriden yorumlamak zorunda kalacağım..



Ki ben bunları yazarken büyük olasılıkla zirve seremonisini yapılmış açılışa hazır hale gelinmiştir.

…İlk sözü elbette Guterres alacak! Ki bugüne kadar 7 BM’ler genel sekreteri benzer zirvelerde Kıbrıs sorununu çözmek için uğraş verdi. Aralarından sadece biri, Annan nasılsa “çözüm planını referanduma götürme başarısını gösterebildi ama hepsi bu kadar!  Çünkü Kıbrıs siyasi sorunu BM’lerin değil, ilgili tarafların çözeceği bir sorundur! Öncelikle Türkiye ile Yunanistan’ın.. Ki günün birinde şimdilerde pek umut yoksa da sorunu çözecek olan sadece bu iki ülkedir.

***

NABIZLAR KİMİN İÇİN ATIYOR? Çoktndır toplumun nabzını tutamıyorduk. Pandemi nedeniyle de gazeteciliğin gereği olması gereken  “nabız tutma” olayını tümden öteledik ki sadece “vaka” sayılarıyla “aç-kapa” tedbirlerine odaklandık. Bir de “Saner hükümeti sayesinde son günlerde devreye giren “erken seçimle” ilgili haberlere!

Ne var ki Cenevre’deki zirveyle ilgili haberler yayılmaya başladığında bu vesileyle de “toplumun beklentileriyle tercihleri konusunda” yeniden fikir sahibi olabildik.

Ve bir kez daha üzüldük!

Çünkü çözümü istemek başkadır, Türkiye’nin yerine konacak Rum unsurunu istemek başka bir siyaset başka bir tercihtir!

Nitekim Cenevre öncesi bir gazeteye (Ta Nea) müzakerelerle ilgili değerlendirme yapan Anaastasiadis bakın açıklamalarının satır aralarında neler söylüyordu:

“…KIBRISLI Türkler ve K. Rumlar için doğru olanı talep etme kararlığının önüne geçilmemeli. Çünkü son günlerde Türkiye’nin içişlerine açık müdahalelerinin (KKTC’ye yönelik) ve daha çok laik olan Kıbrıs Türk toplumunu bir İslam toplumu haline getirme yani onlara dini bir nitelik kazandırma, Kıbrıs Türk kimliğinin niteliğine başka bir boyut katma çabasının sonucu olarak, Kıbrıs Türk toplumda ciddi tepkiler olduğunu görürsünüz. Elbette ‘yerleşiklerin’ sayısı da çoktur. Ve bu Kıbrıs sorununun çözülmesinde de sorun yaratabilir problemdir!…”

***

47 YIL SONRA GELEN RUM VESAYETİ! Görülüp anlaşılıyor ki Anastasiadis’li Rum tarafı artık sadece “siyasi çözümle” ilgili “Türk-Rum” ilişkilerinden söz etmiyor.

Ayni zamanda Kuzey’deki dini ve milli etimolojimizi de masaya yatırarak hem neşterleyip analizini yapıyor hem de tedavisinin ne olması gerektiğinin formülünü anlatıyor..

Yani artık Anastasiadis sadece Ankara ile ilgilenmekle kalmıyor. “Bizim için” yani KKTC için de yorum ve değerlendirmelerde bulunan açıklamalar yapıyor!

Geleceğin Kıbrıs’ını tahayyül ederken Kuzey’deki Türk halkını “Türkiyesiz, dinsiz imansız, sadece kendi ada halkı değerlerleri içinde olması gerektiği isteminde” bakıyor.

Üstelik “Kıbrıs Türk halkının Türkiye’den şikâyetçi olduğunu” söylüyor.. “Adadaki yerleşiklerin sayısının çok olduğunu olası çözümde adayı terk etmeleri gerekeceğini” ima ediyor..

Vesselam artık Anastasiadis Ankara ile Kıbrıs Türk halkı adına da konuşuyor!

Konuşturanlar, Anastasiadis’i TC karşısında bu kadar pervasız yapanlar, tabi ki “bizimkilerdir.”

Nitekim daha bir süre önce akıllı uslu dediğim hatta takdir ettiğim bir parti liderimiz “Türkiye’nin suyuna bağımlı olmamak için kendi su kaynaklarımıza sahip çıkmamızdan” söz ediyor ve şöyle diyordu:

“Su sorunumuzun kalıcı ve gerçek çözümü başka ülkeden su getirmek ve buna bağımlı olmak değildir. Öz kaynaklarımız korunmalıdır” deyiverdiydi! Üstelik bu mesajını Dünya Su Günü yaptıydı ki dünya alem işitip bilsin!

(Ki TC’den KKTC akan su, artık “su” adına ne kaynak ne de umut kalmadığının sonucudur, izah etmeye bile gerek yoktur.)

***

CENEVRE’YE DÖNÜYORUM: Ve ekliyorum. Her şeye karşın bu adada Rum ve Türk halkları iki komşu olarak yan yana yaşayacağız. Bu kaçınılmaz kaderi “barışçı bir çözümle” iyilik ve sağlığa bağlarsak gaziyiz.

HATTA diyorum. İki egemen devlet gün gelir bir federasyon şemsiyesi altında iş ve güç birliği yapacak sosyoekonomik ve siyasi “aklı” da bulabilirler..

Bütün olay TC-Yunanistan ahbaplığının yeniden tesis edilmesidir.

Doğu Akdeniz’i usulet ve suhulet içinde bir barış bölgesi yapmak da mümkündür.. ***

BU  yazıp söylediklerimi zaman zaman “Rum-Türk kardeşliği” ve gelecekte bir federasyon çatısı altında birleşmekten yana olan bazı arkadaşlarıma da aktarır hatta tartışırız. Sonuçta şu düşünceye varmak da mümkün olabiliyor. “ZATEN biz de Güney’le kurulacak federasyona bu düşünceler vizyonundan bakıyoruz… Rum’larla ilişkiler kuruyorsak bu nedenle kuruyoruz… Bir barış adası yaratmak için… Yani senin söyleyip yazdıklarını da düşünüyoruz…”

Öyle ama kaç kişisiniz? Kuzey’de ve Güney’de? Kaldı ki Anastasiadis, Hrisostomos, Hristodulidis, Miçotakis, Dndias… Öyle mi düşünüyorlar? Unutulamalı ki bu ada Rumları Enosise ihanet ettiğini iddia ettikleri “ulusal kahramanları” Makarios’a bile bu nedenle darbe gerçekleştirip oluk oluk Rumun kanını akıtacak kadar Enosis “ideasının” yeminlisidirler!

Dolayısıyla Güney’le belki kâğıt üzerinde laf ola beri gele bir olası anlaşmaya varılır ama eğer bu anlaşma her iki halkın da gönlünde ve beyninde sadece onay değil, beğeniyle geleceklere yönelik umutları bulmaz aksine yürekleri burkarsa ömrü Kıbrıs Cumhuriyeti kadar bile olmaz.

Bu nedenle “çözüm” derken çok iyi düşünmek gerekir…





Başa dön tuşu