Mustafa Arabacıoğlu’nun istifası ile başlayan “KKTC’nin eğitim öğrenim ve sorunlarının” uzun süre tartışılacağını sanmıyorum… Oysa Eğitim Bakanlığı döneminde ısrarla ne diyordu Mehmet Ali Talat? “Eğitim bir süreçtir…” İsteseniz de gündemden düşmez. Tıpkı “Sağlık Servisleri” gibi… Çünkü her iki “müessesenin” de muhatabı ile hitap ettiği unsur “bizatihi “insanın” kendisidir!” Ki ne eğitimsiz ve öğrenimsiz kalabilir insan ne de “sağlıksız!”
Buna karşın hâlâ dünyadaki devletlerin bütçelerinin büyük payları, birbirleri ile savaşıp birbirlerini öldürmek için savunmaya ayrılmaktadır! Bu da trajik bir gerçektir! Dolayısıyla son günlerde KKTC’de eğitim öğrenimin “kalitesinin” değil, araç gereç ve öğretmen eksikliklerinin tartışılmasına şaşmıyorum! Niçin devlet okullarının düzeylerinin gitgide daha çok düştüğüne artık şaşmadığım gibi!
ANCAK: Eğitimin bugünkü teknolojiye uygunluğunca donanımlı olması gerektiğini de kabul edenlerdenim. Çünkü eğitimin emrine verilmiş bu “teknolojinin” artık ne araç gereç eksikliğine tahammülü vardır ne öğretmen eksikliğine… Hatta ceplerdeki telefon eksikliklerine bile tahammülü yoktur ki işte bunun devrimizdeki adına “bilgisayar çağı” diyoruz. Galiba şimdilerde hızla yenilenen teknoloji ve buluşlardan dolayı çok daha değişik kavramlar geliştirmişler… Ki biz yaşlı kuşak da işte bu “değişimin” dilini anlamıyoruz!
BUNA KARŞIN: Unutmamak gerekir. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin… Eğer her şeyin bir sınırı varsa, Allah’tan başka hiçbir şey sonsuz değilse, hızla gelişirken sürekli değişen “eğitim unsurları” da bir gün o sona ulaşacaktır. Kim bilir işte asıl o zaman “Tanrı” ile karşılaşmış oluruz. Fakat şu anda zaman ve mekân içinde bir fiskelik bile değiliz! Buna karşın “olmadığımızı bilecek kadar da bilinç sahibiyiz!” O zaman gelin zamanın dehlizlerinde dolanırken “eğitim” adına bir lase “eskilere” gidelim:
BİR DERSLİKTE ALTI SINIF: İngiliz Sömürge İdaresinin her halde yeterince öğrencisi olmayan köy ve küçük kasabalarda uyguladığı bir “okul düzenlemesiydi.” Zannedersem Mehmet Ali Talat’ın 1993’ler CTP-DP koalisyon hükümetinde Eğitim Bakanı oluşuna kadar da sürdüydü. Talat, küçük okulları birleştirerek “merkezileştirdiydi” ki bir “odada” altı, sonradan beş sınıfın birlikte ve tek öğretmen tarafından okutulması olayı da sona ermişti. Tabii bazı köylerde öğrenci sayısı iki hatta üç öğretmeni gerektirecek kadar çoğaldığında yeni derslikler açılır sınıflar çoğaltılırlardı.
Bugün o geçtiğimiz yıllar ve koşullarda, “tek derslikte” altı yahut beş sınıfa birden (ilkokullarda) eğitim öğrenim vermeye çalışan kaç öğretmen kaldı bilmiyorum. Eskiler aramızdan ayrılırlarken hatıraları da beraber gidiyor. Bazan Dr. Hüsnü Ferudun, rahmetlik Ali Nesim gibi araştırmacı kökten öğretmenler yazdıkları kitapları ile o geçmişi de yaşatırlar ama yeter mi bilmiyorum. Çünkü bilmediklerimiz hâlâ bildiklerimizden kat be kat fazlalar… Nitekim rahmetlik pederim anlatırdı:
“ELİF LAM CİM” YILLARI: Her halde 1906’lar falan olmalıydı: Pederim Nidai Larnaka’nın Tuzla Mahallesindendi. Dedesi imam İbrahim Efendi! Ayni zamanda adına “mektep” denilen okulda hocaydı! “Ama” derdi babam “ne hoca!” Ve devam ederdi anlatmaya: “Çocuktuk. Camiye bitişik bir odada hasırların üzerine bağdaş kurardık. Her zaman boynumuza bir sicimle asılı çaput mahfazadan sayfaları dağılmış Kuran’ı taşırdık. Fakat önce eski Türkçe harfleri öğrenmek için “elif lam cim” diye koro halinde sürekli tekrarlardık. İbrahim Efendi yani dedem elindeki uzun bir kamışı oturduğu yerden zaman zaman öne doğru uzatarak yanlış söyleyen talebenin başına vururdu. Öğrenciyi uyarmanın dikkatini çekmenin o günkü eğitimdeki en basit dili buydu! Ne eğitimdi ama! Üstelik falaka da vardı diyor” pederim! “Densizlik yaptığımızda dedem başparmağı ile yüzük parmaklarının uzun tırnaklarını her iki taraftan kerpeten gibi kulak mememize kenetler, iki tırnağı birbirine değene kadar ileri geri oynatarak sıkardı. O tırnakların birbirlerine sürtünmelerinden çıkan incecik sesi ben de çok işittiydim! Fakat dedem hep sıkmaya devam ederdi. Kulak memelerimizden sızan kan dirseğine kadar yol yapar, oradan da tıp tıp yere damlardı!”
Zaten hep bilirdik: Eskiden eğitim zulümdü! Dayaktı! Vahşetti! “Öğretmek” neden şiddeti gerektirirdi hâlâ anlamış değilim!
BEN DE BİR DERSKLİKTE ALTI SINIF OKUTMUŞTUM: Mesela 1968’lerde bir köy okulunda tek bir odada eğitim yaparken birinci sınıfta 11 öğrencim vardı. İkinci sınıfta 5 üçüncü sınıfta 4, dördüncü beşinci sınıflarda galiba toplam 5 öğrenci ile altıncı sınıfta 3 öğrencim vardı. Bazan bir odada tüm sınıfların toplamı 30 öğrenciyi bile aşarken bazen on beş öğrenci bile olmazdı! Ve biz altı sınıfa elimizdeki müfredat programlarını uygulardık. Bir veya iki gruba ders verirken diğerlerine de hemen yapmaları için matematikten Türkçe’ye, coğrafya’dan tarih’e kadar sorular yazdırırdık…
DİKKATİNİZİ ÇEKERİM. Öylesi ilkokullardan yetişti bugünün devlet kademelerinde, özel işlerde başarılı olan insanlarımız. Mesela Cumhurbaşkanı’ndan bakanlarımıza, doktorlarımızdan mühendis avukatlarımıza, öğretmenlerimizden ötesi türlü çeşitli başarılı insanlarımıza kadar çoğu o köy okullarının tek odalı, altı yahut beş sınıflı ilkokullarından geçtiler…
DEMEK Kİ NEYMİŞ: Tek derslikli tek öğretmenli fakat altı sınıfın birden eğitim gördüğü köylerimizden doktorlarımız da çıkabilirmiş, avukat, devlet adamlarımız da! O zaman kimseler o namüsait eğitim koşullarını sorgulamazlardı ama! Fakat öğretmen de “bu koşullarda ders yapılmaz” demezdi!
TUTUN Kİ ZAMANLAR DEĞİŞTİ: Okullar çok daha donanımlı, öğretmenler çok daha bilgili. Düşünün ki artık İlkokullarda bile “öğretmenler” ihtisaslarına göre ders veriyorlar. Resim öğretmeni başka oluyor spor öğretmeni başka… Oysa bizim dönemlerde sadece tek sınıf öğretmeni vardı tüm müfredatı o tek öğretmen verirdi. Buna karşın eğitim öğrenimde yine de elle tutulur kaliteyi görmek mümkün olurdu…
ŞİMDİLERDE BİR BOŞLUK VAR: Ya devlet hızla değişen teknolojiye adapte olamamıştır dolayısıyla eğitim öğrenimdeki hızlı değişimleri okullara yansıtamıyor, yahut devlet gerekeni yapıyor fakat öğretmenler yetersiz kalıyor!
Tabi biliyoruz: Son olayların, Arabacıoğlu’nun istifasının bu yazdıklarımızla buluşan tek yanı yoktur. Zaten biz de olmadığı için yazıyoruz. Çünkü tartışmamız gereken eğitim öğrenim kalitesini dışlıyor, üç beş aksak olayı eğitimimizi dumura uğratan etkenler olarak takdim ediyoruz!
OYSA: Bu ülkede sık sık Köşeme taşıdığımca artık okullarımızda “okul-öğretmen ve aileler” kesinlikle iş ve güç birliği yapmak zorundadırlar. Eğitimi bu üç saç ayağı üzerine oturtamazsak, “Aile okul ilişkilerini” sonuna kadar zorlayamazsak yarın bu memlekete bir cehalet ordusu daha hediye edeceğiz. Nitekim:
Onları daha şimdiden trafikte görüyorsunuz!
Çevre pisliğinde görüyorsunuz! Gitgide artan illegal olaylarda görüyorsunuz!
Yitip gitmiş saygı ve sevgilerden yoksun kalan sevgisiz saygısızlıklar boşluklarında görüyorsunuz!
Sadece okuyup yazmadan ibaret cahalet içinde görüyorsunuz! Üstelik bazı okullarda beter olaylar da yaşanıyor. Mesela:
Bazı okullarda bazı öğrenciler uyuşturucu sigara gibi zararlılar kullanıyorlar!
Bazı öğrenciler okula değil, kuran kurslarına gönderiliyor, bazıları tarlalarda çalıştırılıyorlar!
Bazı öğrencilerin ebeveynlerinin “kuması” var. Bunun çocukların psikolojisini olumsuz etkilediği yadsınamaz gerçek oluyor!
Bazı aileler için çocuklarını okula göndermenin tek nedeni başlarından savmak için oluyor!
Bazı aileler ısrarla okula giden çocuklarına harcama yaptırtmayıp sürekli “yardımlar” talep ediyorlar!
KISACA: Dert çok çare bulan yok! Sonunda eğitim öğrenim de dermansızlıktan can çekişiyor işte!

Sonraki Haber

























