Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar sohbetimizdir: (Biz hiç tatile çıkmadıktı!)

Eskiden “hafızamı yokladım” derlerdi.  Güzel deyimdi. “Düşündüm” anlamına da gelirdi, “hatırlamaya çalışmayı” da ifade ederdi.

Okulların “tatile girmesi” nedeniyle geçtiğimiz gün ben de yıllar sonra neden  esinlendiğimi bilmediğim bir düşünce refleksi ile hafızamı yokladıydım.  “Okullar tatil olduğunda ne yapardık biz” diye?

Sonra o “hafızamı” aldım ta 1950’lere, 1954’lere götürdüm. Henüz askılı kısa pantolon giyerdik. Mevsim kışsa eğer üzerinden  bir gömlekle bir kazak. Uzun pantolon  ve ceketle Ortaokula başladıktan sonra tanışmıştık.

Çok düşündüm: O ilkokul dönemlerinde böylesi uzun tatillere girerken ne hissederdim? Sevinir miydim? Sıkılır mıydım? Hayatım çok mu değişirdi? Unuttum! Fakat hayatlarımızın değişmediği bir gerçekti. Sabahları yine erken kalkardık. Bu kez okul yerine sokaklara düşerdik. Akkule mahallesinin iki buçuk kemerli eski Osmanlı’dan kalma han bozması toprak damlı mertekli evimizden bir adım ötedeydi Mağusa hisarları..  Hele çıktık mı Akkule’nin üzerine, dünya sanırdık altımızda yeşil deryalar gibi uzanan portakal bahçeleri ile Mağusa Surlariçi’ni ve de limanı tabi!

Zaten hayatlarımız da bu kadardı! Ya portakal bahçelerinden veya limandan geçerdi can damarları.  Beş altı bakkal dükkanı ile kasabı, seyyar kebapçı ile meyhaneleri, kahvehaneleri ile bir iki kunduracı ve terziyi de saymazsanız,  Mağusa dediğiniz işte bu kadardı!

İnsanlar ayni hayatları yaşarlardı. Birlikte sevinir birlikte ağlarlardı! Hatta birlikte düşünürlerdi!

Zaman zaman biz Akkule mahallesi çocukları 0 yıllarda adına “çarşı meydanı” dediğimiz bugünkü Namık Kemal Meydanına inerdik. Ve gıpta ile bakardık ora çocuklarına. Kimileri devasa cümbez ağacının altında “pirili” oynar, kimileri “Ayasofya” dediğimiz bugünün Lala Mustafa Paşa Camisinin çevresinde dolanıp kuş lastiği ile serçe avlardı. Bazıları da bize bir memleket kadar büyük gözüken “meydanda” koşup dururdu!

Zaten İlkokul’da her Cuma camiye gitmek zorundaydık. Okul tatil oldukta tarafına bile bakmazdık ama. Sadece Ramazan aylarında halamla falan teravih namazına giderdim…

GEÇMİŞ SİSLER İÇİNDE!   Hep yazar söylerim. Fukaralık vardı! Yokluk ve meşakkat vardı! Kimse istediği gibi yaşayamazdı! “Kader” izin verdiği kadar yaşanırdı! Kadere çok inanırdı insanlar. “Allah ne yazmışsa alınlara, insanlar o yazılanları yaşarlardı!”

Ne var ki o alınlardaki yazıları öğrenebilmek için bir ömür geçerdi! Ve  ölürlerken insanlar geriye dönüp bakarlardı!  “İşte o zaman yılların geçişi içinde yaşlanıp pörsümüş alınlarındaki yazıyı  okurlarken görürlerdi kaderlerini!”

Bu minval üzere geçerdi hayatlar! Evden limana limandan eve! Evden kahvehaneye, kahvehaneden eve!  Evden meyhaneye meyhaneden eve! Tekdüze hayatlar “ev” odaklı bir  eksenin etrafında dönerdi!

SONRA İLKOKUL BİTTİ: Bizim kuşak ilkokulu bitirdi miydi “adam olurdu!” Diplomalarımızı aldık mıydı çoğu zaman tercih hakkımızın da olmadığı baba analarımızın “tayinleri” ile ya bir “zanaatkâr” yanına çırak giderdik yahut bir yerlerde çalışabildiğimiz kadar işçi olarak çalışırdık. Dolayısıyle artık tatillerdeki oyunlar biter, sokaklarda hisarlarda dolanmalar sona ererdi.

Beni Maraş’ta “ihtiyarcık” dediğimiz kumaş satan epey de Türk müşterisi olan yaşlıca bir Rum’un yanına gönderdilerdi. Her sabah kalkar, henüz velespitim yok, yaya Maraş’a giderdim.  İşim gelen müşterilere top top kumaşları açıp göstermek, ayaklarının uçlarına sermekti. Sonra o topları yeniden sarar raflardaki yerlerine koyardım. Bu çıraklığımın karşılığında “ihtiyarcık”  her gün öğleden sonra dükkânın önünden ayni saatte geçen “muhallebiciden” bana bir güllü dondurmalı sulu muhallebi ısmarlardı.

Sonra annem hurma dallarından “zembil” yapardı, onları satardım Maraş bandabuliyasında..

Daha sonraları ve büyüdükçe İngiliz’in  iki buçuk mildeki kampında da çalıştım, Nafi dedikleri türlü çeşitli malların depolandığı ambarlarında da..

Ve tabi Liman dönemi! Arada Eoka’nın azgınlaştığı yıllarda İngilizin casusluğu görevi ile sivil polisilik! Ve bitirene kadar liseyi, tatillerde limanın kara asvalt yollarına ter döktük… Kader işte!

TATİL NEDİR BİLMEZDİK: Kısaca gençliğimizde “tatil” mefhumu yoktu. Çok da umurumuzda değildi. Çalışmak, ter dökmek kutsal  olaydı! Yıllar sonra meslek sahibi olduğumda tanıdım tatilin de ne büyük nimet olduğunu. Fakat alışkanlık olmalı, gene de tadına varamadımdı!

Ve yıllar sonra anladım. İnsanın hayatında iki tatil vardır. Birisi gelip geçicidir diğeri “kalıcı!” İnsan yaşaya yaşaya öğreniyor “geçici olanı da kalıcısını” da…

İşte şimdi yazarken hatırladım: “Aslında biz tatile hiç çıkmadıktı!”