Köşe Yazarları

PAZAR SOHBETİMDİR: (İKİ ARADA BİR DEREDE KALMAK!)

KÖŞEMDEN:

O kadar ki artık beş yıllık planlar yapmıyoruz! Çünkü beş yıl ötesini göremiyoruz!

“Gelecekte” (ki rahmetlik Dr. Küçük) “atide” derdi) “Türk toplumu…”

Sonunu hatırlamıyorum! Çünkü Küçük de o geleceğin cevabını veremiyordu. Tıpkı kadim ve daim arkadaşı Denktaş gibi…

Ki dünya siyaset literatürüne adları ile kazınmış olan sadece bu iki toplum liderimizdir… Ötekiler “seçilmiş politikacılarımız…”

Buna karşın “haklının hakkını” vererek yazayım.” Ünlü yada ünsüz olsunlar. Hepsi de kendi anlayışları ve siyasi tutumlarıyla da olsa önümüze geçip Kıbrıs Türk halkının “refah ve saadeti” için uğraştılar…

Hatta misyonu ve siyasi anlayışı gereği Türk halkının bünyesinde kalıp mücadelesini sürdürmesi gerekirken; gidip Makarios’a sığınan, yanında “kerhen” de olsa “Türk toplumunun temsilcisi” olarak görev yapmayı yeğleyen İhsan Ali bile!

Hatta “ben zaten kırk yıldır Rum tarafındayım” demesine karşın şimdilerde AB parlamentosu seçimlerine Akel’in adayı olarak katıldığı için Türk seçmenden de oy isteyen Niyazi Kızılyürek bile…

Sonuçta bu insanlarımız hep şunu düşündülerdi: “Ben Kıbrıs Türk halkına nasıl yararlı olabilir, siyasi yönden nasıl bir çabayla kalkınmasına yardımcı olabilirim…” Bu düşünceyle hareket ettilerdi zaten müzadelelerinin bir başka türlü anlatımı da olamazdı…

Tutun ki “ulusal sorunlarda “siyasi yöntem farklılıkları” ayrılık gayrılıkları getirir… Hele de “yaşanan dönemler “liderler dönemleriyse!” *****

BİLİR misiniz? Kıbrıs Türk halkı 1960 Kıbrıs Cumhuriyetine giderken mutlu değildi. EOKA ve TMT gibi “iki ulusal mücadele örgütünün “çarkı feleğinden” geçerek kendini “rüyasında görse hayra yormayacağı bir yeni siyasi oluşumla “Kıbrıs Cumhuriyetinin” kuruluşunda, üstelik Rumlarla ayni yönetim ortam ve yetkisinde bulunca çok şaşırdıydı… Doğrusu ya sevinmediydi bile. (Ha, tek sevinç Türk askerinin Mağusa limanından çıkıp Gönyeli’de konuşlanmasıydı…)

Çünkü o güne kadar kafalarımızda oluşan çözüm bu çözüm değildi… Ya neydi?

Burada bir parantez açıyorum. (“Tarih” tarihi olayları düz bir zaman çizgisinde kronolojik sıralamasıyla anlatır. Çoğu tarihçi o olaylar sürecinin “psikolojisiyle ruh hallerine” aldırmaz. Belki “onu da sosyologlar yapsın” diyerek örneğin adadaki Türk ve Rum toplumlarının “bağımsızlık ve egemenlik” uğraşlarını kendilerinden öte akademisyenlere havale eder!)

Bu nedenle bugüne kadar mesela Dr. Fazıl Küçük’ün asıl idealinin Kıbrıs’ın yeniden Türkiye’ye bağlanmasını, gönlünde yatan aslanın bu olduğu yazılıp söylenmez!

Rahmetlik Denktaş’ın asıl hedefinin (TC’nin tutumu nedeniyle sonradan yaşadığı pek çok hayal kırıklığına karşın) Türkiye ile Kıbrıs Türk halkının bütünleşmesi olduğu da bilinmez!

Oysa Kıbrıs Türk halkı (en azından) 1960’lara işte bu “siyasi düşünceler içinde girmişti ki o dönemlerde Türkiye’ye “anavatan” der kendine de “yavruvatan” oluşu yakıştırırdı…)

*****

GEÇMİŞİ dürtmenin bugüne ne faydası var” denebilir mi? Denir ama eğer kaderinizi, siyasi iradesi içine kilitlemiş karşınızdaki muhatabınız bir Rum toplumuysa, evet o “geçmişi” dürtersiniz.

Mesela siz self determinasyon hakkınızı kullanarak “Türkiye’ye bağlanmayı” aklınızın ucundan geçirmezken; Rum liderliği ile kilisesinin ve de halkının daha Osmanlı döneminde başlayan mücadeleleriyle adayı Yunanistan’a bağlamak için uğraştıkları bilinmezlikten gelinebilir mi?

Kaldı ki daha dün 1974’de Yunan cuntasıyla birlikte Makarios’a “darbe girişiminde bulunan muhaliflerinin hedefinde “Enosis” yok muydu?

Bugün de ayni Rum toplumunun Yunanistan’la birlikte (ki onlar Yunanistan’a “anavatan” demekten çekinmiyorlar) hareket ederek Tüm adanın “Hükümeti oluş” tanınmışlığında hâlâ “enosis” dedikleri o büyük bütünleşmenin mücadelesini yapmıyorlar mı?

*****

KIBRIS siyasi davasını yaşadığım için hatırladığım süreci içinde anlatırken “ben” demekten çekinirim. Çünkü “ben” büyük iddiadır! Arkasında durmak için “yetkili ve sorumlu olmak” gerekir ki işte o zaman “ben dedimdi” denilebilsin…

Yoksa “ben” lafı, “indi” bir lafazanlıktan öteye geçmez!

Fakat “gelip geçmişleriyle de memleketin kaderini yüklenen seçilmiş siyasetçilerimize baktığımda gördüğüm “ben”li tutumlarından hoşnut olmadığımı tutun ki bir “yurttaş” olarak yazabilirim galiba bu kadar “yurttaşlık hakkı” biz “köşecilere” de tanınmıştır…

Ha, niçin hoşnut değilim? İşte bu cevabı “o geçmişe bakarak” veririm de ondan… Ve “hissi” değil… “Tarihi” süreci” dikkate alarak ve de yanına, bugün “komşunun” ayan beyan ayazlanan siyasi tutumuyla Türklere yönelik ötesi yaklaşımlarını da koyarak derim ki, bu Rum toplumuyla federal sistemde buluşmak mümkün değildir. Olsa bile kısa sürede bozulur.

O halde eğer bir ulusal Kıbrıs Türk davası varsa dünya aleme anlatılmalıdır ki “gerçek anlamda iki ayrı devlete en azından konfederal sisteme dayalı bir çözümden ötesi, bu adada maya tutmaz!

 

Etiketler


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı