Köşe Yazarları

Yasaklı kitaplar ve Denktaş’ın tutumu

Kitapların yasaklandığı dönemlerin geride kaldığını sanıyordum. Yanılmışım. Hala kütüphanelerimizde yasaklı kitaplar bulundurmanın mümkün olduğunu öğreniyoruz. Hele de bakanlar polis memuruysalar.

Yüksek Yönetim Denetçisi Emine Dizdarlı, terorist propaganda ile yasaklanmış örgütler ve kitaplar hakkında son derece kapsamlı ve yararlı bir açıklama yaptı. Politikacılarımız gibi kıvırtmadan neyin ne olduğunu izah etmeye çalıştı.

Buna rağmen “terorist” diye göz altına alınan kadının evinden kitaplara el konup konmadığını anlayamadım. Polis memurları birtakım kitaplara “yasaklı” diye el koymuşlar mı, koymamışlar mı?

Bunu bize ombudsman mı olur, başyargıç mı, yoksa içişleri bakanı mı olur, başbakan mı olur, birinin açıklaması gerekir. Belki de en iyisi, polis basın subaylığının veya polis müdürlüğünün açıklama yapması. Bu konuyu, kuşkusuz, en iyi bilen onlardır.

Kitaplar toplanıp taşındı mı ve hangi kitaplar toplandı? Kitabın adını ve yazarını bilmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde kütüphanemizde yakılacak kitap bulunup bulunmadığını öğrenmiş olacağız.

Polise ihbar etmiş olayım. Eminim benim kütüphanede hem “muzır” hem de “mızır” kitaplar bulunmaktadır. Kamu oyuna bir liste halinde bu muzır yayınlar açıklanırsa biz de polisi kitap taşımak zahmetinden kurtarmış olacağız.

Bir de şunu merak ediyorum: “Derdest edilmenin kitaplarla uzaktan yakından bir ilgisi yok” diye sağda solda tafra satan münevverlerimiz şimdi ne satacaklar?

XXX

Aslında bugün bambaşka bir konu üzerinde durmak niyetindeydim. Ama yasaklı kitap konusu gündeme gelince birkaç lâf etmenin kaçınılmaz olduğuna karar verdim. Hangi koşul altında olursa olsun herhangi bir kitabın zararlı olamayacağına inanan birisiyim. Kitaptan zarar gelmez. Zaten onları sevenlerin sayısı az. Bir de yasaklanmasınlar.

Bir aydın, her şeyi okuma hakkına sahip olmalıdır. Merak ettiği her konuyu araştırıp öğrenebilmeli. Okudukları sapıtmasına neden olur ve eline silâh alıp dağa çıkarsa o zaman devlet peşine düşmeli ve gerekeni yapmalı. Ama kütüphanesinde bilmem ne kitabı bulundurdu diye bir kişiyi göz altına almak,  insan haklarına tecavüz olarak algılanmalıdır.

Üniversite yıllarımda, doğrusu, kitapların yasaklandığını fiilen yaşamamıştım. Şahit olduğum kitap yasaklama olayı bir tek Said-i Nursî’nin kitaplarıydı. O da tuhaf bir yasaklama çeşidiydi. Bizim fakültede öğrenciler mescitte toplanır ve birileri kendilerine Nursi’nin kitaplarından birini okur ve yorumlardı. Gülen hareketinin babası Fethullah Gülen o zamanlar Nurcu’ydu. Büyük bir ihtimalle, bu yüzden dönemin başbakanı “Ne istediniz de yapmadık?” demek ihtiyacını duymuştu.

Onun dışında, 27 Mayıs darbesinin getirdiği bir özgürleşme süreci yaşanıyordu. Bunun en belirgin örneği de Nazım Hikmet’i okuma olanağı bulmuş olmamız olarak gösterilebilir. Yanılmıyorsam ilk şiirleri Yön dergisinde yayımlanmıştı. Daha sonra üvey oğlu Memet Fuat, kitaplarını yayınlamaya başlamıştı.

XXX

Kitapların alenen yasaklandığına, ilk kez, Sovyetler Birliği’nde şahit olmuştum. Üstelik bundan utanmıyorlar, onunla övünüyorlardı. İstihbarat teşkilâtı olan KGB’nin denetiminden geçmemiş bir kitabı kitapçılarda bulmanın imkân ve ihtimali yoktu.

Yasaklı kitapları ancak Lenin Kütüphanesi’nde bulabilirdiniz. Kütüphanede bilmem kaç milyon kitap vardı ama yarısı yasaklıydı. Onlara ulaşmanın tek bir yolu vardı. Hangi konuda araştırma yapıyorsanız, bulunduğunuz kurumdan yazılı izin belgesi alıyordunuz ve o izinle kitabı alıp oradaki salonda okuyabiliyordunuz. Dışarıya kitap çıkarılmazdı. Bu sayede KGB, kimin hangi kitabı okuduğundan haberi oluyordu.

XXX

Daha sonra 1971 ve 1980 darbeleri oldu ve “Asmayıp da besleyelim mi” gerekçesiyle suçlu, suçsuz bir sürü genç idam edildi. Zehir saçtıkları gerekçesiyle kitaplar yasaklandı. Bu düşünce biçimi Kıbrıs’a da taşınmak isendi ama bu üstü kapalı tavsiyeler reddedildi. Hem de Rauf Denktaş tarafından.

1980 darbesinden bir süre sonraydı. Darbe yapan beş generalden biri Kıbrıs’ı ziyaret etmeye gelmişti. Adını unuttum ama kısa boylu çirkin bir adam olduğunu anımsıyorum.

Denktaş, konuğunun onuruna Lapta’da Aziz Kent’in otelinde bir yemek vermişti. Çok sık olmazdı ama o yemeğe ben de davet edilmiştim. Oturduğum masada Özker Özgür ve Alpay Durduran da vardı. (Birileri daha olabilir ama ötekilerini anımsamıyorum. Kusura bakılmasın.)

Yemek sırasında Denktaş, masaları teker teker gezip masada oturanları generalle tanıştırıyordu. Bizim masaya gelince Denktaş gülümseyerek “Bu da bizim Komünist masası” dedi. Generalin “Ne güzel, birlikte yiyip içiyorsunuz” yorumu üzerine Denktaş şöyle dedi: “Ben size işte bunu anlatmaya çalışıyordum. Kıbrıs’taki durum, Türkiye’dekine benzemiyor. Burada atmosfer Türkiye’dekinden çok farklı.”

Öyle anlaşılıyor ki junta, Denktaş’tan Türkiye’dekine benzer bir yönetim uygulaması istenmiş ama Denktaş bunu reddetmişti. Yoksa bizi o gece yemeğe bunu kanıtlamak için mi davet etmişti? Her neyse, yiğidi öldür ama hakkını ver. Denktaş’ın politikaları hakkında çok şey söylenebilir ama Kıbrıslılığı tartışılmaz.

Günümüz yöneticilerine bakıyorum da “Yoksa Denktaş’a haksızlık mı yaptık” diye kendi kendime mırıldanmaktan kendimi alamıyorum.

 

 

Etiketler


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı