Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar Sohbetimdir. (Hayal Ettiğimce Yaşarken!)

Çok uzun yıllar önce can sıkıntısından olacak, ne yapayım ne edeyim diye of puf çekerken,” (oysa Kıbrıs sorunun en ateşli ve heyecanlı yıllarıydı) “hadi hikâye yazayım” dedimdi.. Yazdımdı da!

Mağusa’nın surlar dışına, kargaların bile uçmasına silahlarının kurşunları ile barikat çeken Rumlar’ın ablukasında yaşadığımız yıllardı..

Kendimize surlar içi Mağusa’sından bir dünya yarattıydık kısaca. Ekmeğimiz suyumuz da bu kasabaydı işimiz aşımız da! Eğlencelerimizle evliliklerimiz bile..

İşte o yıllarda anladıktı “küçücük kasabada” yaşarken, o daracık mekâna karşın insan muhayyelesinin (hayallerinin) ne kadar sonsuz olduğunu! Hatta ne diyordum durup dururken, “senin hayalinin bittiği yerde benim hayalim başlar! Benimki tükendiğinde bir ötekinin hayali  yer alır…”

****

NE diyecektim? Can sıkısından “hikâye” yazmaya soyundukta anladım ki  ne hayatım ne hayallerim bu gayreti doldurmuyorlar! Hepsi de  hikâye yazmaya yetmeyecek kadar fakir ve basitmişler.

Buna karşın yazdım ama! O günkü koşullarda değil kitap yayımlamak gazete bile bulamazdık okuyacak!                                       Fakat  Lefkoşa’daki bir iki arkadaşın haberdar olması sonucunda ve nasılsa, bizim hikâyeler gidiverdilerdi oraya kadar!              Sonra bir mesaj yolladılardı: Kitabın adını ne koyalım? “Küçük Dünya” koyun dedimdi hiç düşünmeden! Ve unutup gittimdi  şaka sandığım bu kitap olayını  o yaşadığımız hengâme içinde!

****

GALİBA Lozan otobüs servislerindendi,  bir gün bir haber iletildiydi: “Gel de paketin var!”

Gittim iki küçük karton kutuda risale esamesinde beş yüz “Küçük Dünya!” Kapakta “Hikâyeler-Anılar.” Yazan Eşref Nidai.. Fiyatı 2 şilin!

Kitaplarla eve geldim.. Küçük karton kutudan, elimde neredeyse kaybolacak o risale esamesindeki kitaplardan  en üsttekini  “işte ben de yazdım” düşüncesinde çekip  aldım, sonra  bir köşeye oturup elimde bir süre tuttum..                                                 Ardından kitabın kapağından başlayarak sayfalarını çevire çevire  hatta imla hatalarına bile çarpan gözlerimle   taradım ve “küçük dünyamın” elbette küçük olacak  hayallerimle birlikte yıkıldığını   anladım!.. Sonuç mu?

…O iki karton kutuya sıkıştırılmış  kitaplar  yıllardır hâlâ evin sendesinde, “küçük dünyama” nazire ve sonrasında bir daha  hiç ellenip açılmamış karton kutularında, tabi tozların arasında durmaktadırlar! Çünkü o “küçük dünyamın” hikâyelerini beğenmemiştim!

****

       HAYIR! Anlatmak istediğim “kitaplarım” falan değildi! Ne de okunası  kitap yazmaya yetecek yaşanası büyük ve heyecanlı hayatlarla o hayatları sulayan hayallerdi!

Asıl vurgulamak istediğim “küçük dünyamızdı!” Sorgulama ihtiyacı duyduğum da “bu küçük dünyada büyük işlerin olup olamamasıydı!”

Acaba istemiş olsak  büyük hayaller sonucunda büyük  düşünceler yaratabilir miydik?

Bu büyük düşünceleri “büyük  eserler haline getirebilir miydik?”

O eserlerin  adını “vatan,” yaratıcısına  “ulus” diyebilir miydik?

Kısaca küçük dünyamızı “büyük” yapabilir miydik?

Neden olmasındı? Avrupa’nın ortasına sıkışmış küçücük İsviçre’ye bakın! Dünya sorunlarının tartışıldığı, uluslar arası barışçı çözümlerin arandığı, başı her dara düşenin, coğrafyasının karla kaplı tepelerindeki safiye kasabalarında siyasi çözümler aradığı İsviçre’ye!.. “Küçük ülke” diyebilir misiniz?          “Büyüklere” sürekli ev sahipliği yapar, dünyaya barışçı çözüm  umutları dağıtırken o sihirli coğrafyaya “küçük” demek mümkün mü?

****

GENE de “hayallerime” sığınacağım ama. Ve diyeceğim ki bir gün biz de bir Grans Montana yahut Lozan veya Mont Pelerin olabilir miydik?

Başı dara düşenlerin, barış ve çözüm arayanların ülkesi!

ANCAK: Öyle bir ülke olabilmek için kendi sorunlarımızı çözmemiz gerekecek! İç barışı önce kendi içimizde sağlamamız gerekecek! Ve galiba çok kültürlü, çok medeni, çok demokrat olmamız gerekecek!

Henüz çok uzaklarda olduğu için, ulaşılması zor olan hayaller! Buna karşın hayal etmeye devam edeceğim, sizlerin  de ettiğince tabii..