Titanik batarken orkestra Mavi Tuna valsini çalıyordu. Yani en büyük felâketler bile bazen güle oynaya kabulleniliyorlar. Kaldı ki “Rum’un bu kafasıyla çözüm olsa ne yazacak?”
Şimdi diyeceksiniz ki Titanik’ten “müzakerelere gelmek ne alâka?” Zaten ben de alakasız olduğu için geldim çünkü “umut dağıtmak” başkadır, sonuca gitmek başkadır! Şu anda bu ay altı kez yapılacağı söylenen ve ucuna “kritik” kelimesi yapıştırılan müzakerelerin en zor safhasına girilirken, Akıncı’nın açıklamalarına göre “artık taraflar birbirlerini daha iyi anlamaya başladılar!”
ANLAMAK YARI YARIYA BİTİRMEKTİR: Tabi biz her zamanki gibi “tarafların birbirlerini hangi konularda ve ne kadar anladıklarını” bilemiyoruz çünkü anlatmıyorlar! Ama onlar daha altı kez görüşmeden “birbirlerini anladılar!” Şimdi de birbirlerine dönüp “ağnadınnn” diye soracaklar!
Ve büyük olasılıkla ya “ağnadım ama kusura bakma kabul edemem” diyecekler yahut da “hâlâ ne dediğini ağnamış değilim” rollerinin üzerine yatılırken, kör gözüne parmağım “ince politika” yapacaklar!
Bilir misiniz bir zamanlar Mağusa’da İngiliz döneminde şimdi adını unuttuğum bir “bağırsakçı” vardı. O zaman “karaol” dediğimiz Karakol’daki deniz kıyısında henüz yeni liman falan yoktu. Adam bir küfe bağırsakla sahildeki kayalıklara iner, keskin bıçakları ile o bağırsakları kese yara sırım haline getirirdi. Bir gün adamcağızın vapurla Beyrut’a gideceği tutar. Seyahati sırasında kelli felli bir beyefendi ile karşılaşır. Adam sorar: “Mesleğiniz nedir efendim?” “İnce iştir” der bağırsakçı. Adam merak eder. “Yani der cerrah mısınız?” “Yok” der adam ince iş işte!” Adam daha bir merakla, “yoksa der saatçi misiniz?” Yok der barsakçı yine! Adam daha daha bir merakla: “Anladım der kuyumcusunuz!” Bağırsakçı yine yok der! Fakat bu kez adam dayanamaz, “beyefendi söyleyin de öğreneyim” der. “Barsakçıyım efendim” der barsakçı! Barsakları incecik incecik keser sırım yaparım…”
DEMEK İSTEDİĞİM: “Fukaranın ekmeğidir umut!” Müzakerecilerin de dağıttığı umuttur. Tabi sonunda öğreneceğiz: Dağıtılan umutlar titanik batarken çalınan vals gibi miydiler? Ve bir şeyi daha öğreneceğiz: “Müzakereler sürdürülürken yapılan politikaların ne kadar “ince zanaat” olduklarını! Bakalım artık. Neyse falımız odur halimiz!
********* UBP KURULTAYI: (ERKEK UBP’DE KADINLAR NÂMEVCUT!)
Bugün hem TC’de genel seçimler var hem UBP’nin Başkanlık ve Parti Yönetim Kurulu Üyelikleri seçimleri var! Eskiden “vatana millete hayırlı uğurlu olsun” derdik! Şimdi ve bu post modern çağda hâlâ Elektronik Devlet olma sancıları koyuverirken elektrik sorununu bile halledememiş KKTC’de, böylesi seçimlerde kazanan adaylara “hayırlı uğurlu olsun, bol kazançlar efendim” diyoruz…
ERKEKKK UBP: Her ne kadar erkekliğin türlü çeşitli ispatı varsa da bizi alakadar etmez! Herkesin kendine! Fakat konu “politika ve politikacı oldukta” hele bir “parti oluşumunda Başkanlık ve Parti Meclisi seçimi yapılacaksa bakarız: “Kimler var, kimler dışarıda!”
Ve UBP’ye yine bu gözlükle baktım. Gördüm ki UBP daha bir erkekleşmiş. Ne Başkanlık adayları arasında var kadın ne Parti Meclisinde! Dilimin ucuna kadar geliverdi işte ve söylendim. “Erkek UBP!” Özel bir çaba harcasaydı “kadınları” bu kadar itebilirdi dışına!
NEDEN: Son dönemlerde eğer bir iki kadın politikacıyı saymazsanız KKTC siyasetinde kadın göremezsiniz. Doğrusu “şaşırtıcıdır!” Çünkü ne kadınlar politikanın bu kadar dışındadırlar ne de ilgisiz. Aksine her zaman söyleyip iddia ettiğim gibi, kocalarını politikanın içine itenler, itip uğruna lobiler kuranlar kadınlardır. Bildiğimce gruplaştılar mı çok hasmane çalışırlar. Buna karşın UBP’nin bugünkü seçimlerinde seyirci durumundalar! UBP’ye yakışmadı!
**********
MEHMET ÖZTÜRK: (VATAN MİLLET SEVGİSİYLE DOLU DOLUYDU.)
Lala Mustafa Paşa camiinden cenazesi kaldırıldıktan sonra duydum öldüğünü! Yoksa bir dönemlerin heyecan dolu, yurdunu insanlarını gönülden seven, ülke sorunlarını kendi sorunları gibi görüp çareler ararken kendini paralayan bu dosta bir Fatiha okuyup dualar etmeyi istemez miydim…
Mehmet Öztürk de Ergazi’liydi. Atunlar ailesinden bir kuşak aşağıda bile sayılmayan, Eroğlu, Ömer Akıncı kuşağındandı. 1936 doğumlu. Ve fukara mı fukara bir ailenin çocuğu. O kuşak hep öyleydi zaten. Her zaman “çektikleri meşakkat” yaşadıklarından daha çok oldu!.
Daha ilkokulu bitirdiğinde galiba Adana Lisesini yatılı kazandıydı. Vapura binip gideceği gün babası öldüydü. Ne cenazede bulunacak kadar imkânı vardı ne cenaze uğruna gözden çıkaracağı burs şansı! Vapurda giderken babasının da cenazesini kaldırıyorlardı. Görenler anlatır: Gözlerinden seller gibi akan yaşlarla yeni bir hayata işte böyle bir kadersizlikle başladıydı.
Zekiydi, sonra İstanbul Teknik Üniversitesinin Maden Mühendislik bölümünü bitirdi. Lefke’deki CMC maden şirketinde çalıştı. Bir devre de milletvekili olduydu.
Rahmetlik Öztürk’le birbirimizi çok iyi anlıyorduk. Çünkü ayni frekansın insanlarıydık. Topluma, devlete bakışlarımız örtüşüyordu. Yıllarca yarenlik ettik. Her zaman heyecanla konuşur, Yarattığı o heyecan dalgalarında yüzerken, karşısındakini kendi gibi motive ederdi. Ancak sorunları formüle etmeden boş konuşmayı sevmezdi. Yirmi yılı aşkın süre önce DAÜ’deki bir konferansına katıldıydım. Usanıp bıkmamış memleketteki “Sivil Toplum örgütlerinin” çetelesini çıkarmış, bini aşkın “örgütün” çoklukları üzerine analizler yaparken, görüşlerini de ortaya koymuştu. “Hantal merkeziyetçi devletçiliği” kıyasıya eleştirir daha o yıllarda yurttaşları yokuşa süren “kamu görevlileri” ile sistemi yerlerden yere çalardı.
Uzun süredir görüşmüyorduk. Hasta olduğunu biliyorum. Geçtiğimiz Salı günü gömüldükten sonra işittim.
Allah rahmet eylesin. Bu memlekete sevgi ile bağlı hizmet tutkunu bir yurttaşımızı bir arkadaşımızı kaybettik. Mehmet Öztürk’e Tanrı’dan rahmet, ailesine başsağlığı ve sabırlar dilerim.

Önceki Haber
Sonraki Haber

























