Kendimiz için mi yoksa çocuklarımız için mi? Mesela hiç sorduk mu? Çocuklarımıza nasıl bir gelecek hazırlamamız gerekir? Onlara gelecek için neler vadediyoruz?
Mesela kendilerinin sahip ve patronu olacakları bir vatan mı?
Yönetip yüceltecekleri bir devlet mi?
Savaşlardan azade Rum halkı ile dostça yaşayacakları federal bir ada mı?
Rum’la kol kola iç içe mi yoksa yan yana dostça mı?
Yoksa bahanelerle yaratılmış kavgalı dövüşlü bir gelecek mi?
Azınlık mı yoksa eşit haklara sahip iki devlet düzeni mi?
Nasıl bir istikbal? Gerçekten çocuklarımıza gelecekler için neleri vadediyoruz? Onlara nasıl bir Kuzey yahut nasıl bir Kıbrıs bırakmak istiyoruz?
BEN ÇOCUKKEN: Ve okula başlarken pederim çok sevindiydi. Okuyamamış annemle okuyamamış babam cehaletin ne olduğunu bildikleri için, çocukları okusun diye paralandılardı! Onlar için gelecek “okumuş bir evladın ana babaları olmaktı!”
Fakat ben büyüdüğüm zaman hayatın sadece “okumak yazmak” olmadığını da öğrendim! Ki babam bana bu geleceği vaat etmediydi! Mesela bir gün Kıbrıs Türk halkının Rum halkı ile kanlı bıçaklı olacağını söylemediydi! İnsanların kıyım kıyım kıyılacaklarını sonunda birbirlerini daha çok kıymamak için adayı Kuzey Güney olarak paylaşacaklarını da söylemediydi çünkü asla bilemez göremezdi!
Ve öğrendim ki insanlar isteseler de gelecekleri göremezler. Göremedikleri için de vaatte bulunamazlar!
O ZAMAN: Neden insana “kaderini çizen tek canlıdır” diyorlar! Demek ki o kadar doğru değilmiş! Çoğu zaman hedefledikleri yaşamlar için kendi kaderlerini çizenlerle buluşursunuz o yollarda… Önünüzü keserler, hedefinizden de saptırırlar, canınızı da alırlar!
İşte Kıbrıs’ta Türk halkı Rumların yarattığı olaylarla bu kazaya uğradı! “Her iki halkın hedefleri, çatışmaları başlattı! Biri saldırdı biri savundu! Biri için öldürüp yok etmekti hedef, biri için direnip var olmaktı…
ŞİMDİ YİNE MASAYA OTURDUK: Sormaya devam edelim: O masada çocuklarımız için mi bir gelecek tasavvur ediyoruz yoksa kendi çıkar ve gailelerimiz için mi mücadele ediyoruz? O “geleceği” biz göremeyeceğiz ve asla ne olup kaldığını öğrenemeyeceğiz. Çocuklarımız yaşayıp görecekler ama. Sonrası malumdur: Onlara bıraktığımız gelecekten dolayı ya rahmetle anılacağız ya lanetle!
**********
Saldıran taraf ödüllendirildi: Türk tarafı ise hâlâ cezada!
Geçmişi anlatmak hem kolaydır hem dillere pelesenk bal kaymaktır. Tadına doyulmaz! Kendimden bilirim, lafazanlığı bedavadır!
Ya gelecek? Öğretmenliğe başladığım yıllarda her öğretmen gibi ben de bazen hiç konuşmadan ve sezdirmeden o küçücük öğrencilerimi izlerdim. Benim kendileri ile ilgilenmediğimi zannederlerdi! Ara sıra baksalar da aldırmazlığımı gördüklerinden yaramazlıklarına devam ederlerdi. O küçücük çocukların bir yandan davranışlarının ortak yanlarını görmeye çalışır, bir yandan da ayrı gayrı yanlarını arardım.
Neydi o ortak yanları bilir misiniz? Öğrenciler yaramazlık yaparken öğretmenleri tarafından görülmelerinden hem korkar hem çok rahatsız olurlardı. Öğretmene öylesi yaramazlık hallerinde yakalandılar mı suçluluk duyguları altında ezilirler, yapılmaması gerekenleri yaptıkları için utanırlardı. Uslu öğrenci oluşlarının imaj kaybına uğrayacakları için çok üzülürlerdi. Hemen yanlarındaki arkadaşlarına fısıltıyla “Susss… Öğretmen…” diyerek uyarıda bulunurlardı. Ve bir anlık telaştan sonra sınıf derin bir sessizliğe gömülürdü!
Ve neydi ayrı gayrılıkları bilir misiniz? Benim için iki tipte toplanırlardı. Saldırgan öğrenciler, çocuk oldukları için çocukluklarını yaşarken çocukça davranan öğrenciler… Aynen büyükler gibi. Her zaman bir “saldıran” vardır bir de “sakınan!”
Bu adada Hep saldırıya uğradık! Bundan sonra “olmasın” diyorlar. Tabi ki olmasın diyoruz. Fakat eğer “saldıran tarafı” alkışlar hatta ödüllendirirseniz bu alışkanlığı bertaraf edemezsiniz!
RUM SALDIRGANLARI ÖDÜLLENDİRİLDİLER: Onlar EOKA’dan beridir hem saldıran hem de öldüren taraftılar. Dolayısıyla layık oldukları cezayı almaları, masum ve mazlum insanlara reva gördükleri mezalimin faturasını ödemeliydiler. Tam aksine o fatura Türk halkına ödettirildi! Her ne kadar ilahi adalet huzur ve güven için adayı Kuzey Güney olarak belirlemişse de BM’yle Amerika, Rum’u onca günah ve saldırganlığına karşın tüm adanın devleti, Türk halkını da Kuzey’in esiri yaptı!
*********
Kuzey kalıcılığını korumalıdır…
Bir süredir ve ikinci kez Makarios Druşetis’in EOKA adlı kitabını okuyorum. Öncesinde TMT dönemleriyle ilgili kitapları da okuduydum. Mesela Allah kendisine iyilik sağlık versin Arslan Mengüç’ün yazdığı Mehmet Ali Tremeşeli’nin kitabını. Yahut Ahmet Sanver’in kitaplarını… Siz de okuduğunuzda bir kez daha anlayacaksınız: Bu adada Türk halkı hiç saldırgan olmadı! Fakat Saldıran Rum’dan da korkmadı. Zaten bu nedenle vardır adada.
Sadede gelelim: Rum liderliği ile kilisesi dolayısıyla halkı her devrede bu adayı “kendi malları” olarak gördü! Tek sahibi olmak istedi! Bunu başarması için de Türk halkını ya asimile edecekti ya öldürecekti. Birincisini yapabilirdi, acele etti, Türk uyandı! İkincisi Türk’ü yok etmekti. Saldırdı öldürdü, fakat başaramadı!
Şimdi “geçmiş unutulsun geleceğe bakalım” deniyor. O geleceği elbet göremeyiz ama herkes gibi biz de “tasavvur ederiz.” Kuzey Kıbrıs Türk halkının vatanı, devleti olarak kalmazsa o gelecek çok karanlıktır!
































