Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar Sohbetimdir: (Diller-Halklar-Uluslar)

*Halkları dilleri yaratır! Ve halkları dilleri batırır! *Sevgilerle aşklar dillerle yaşanır! Diller belasıdır ki ayrılıklar yaratır!

*Diller şiirler romanlar hikâyeler olurlar! Ve diller türküler şarkılar çağırırlar!
*Dillerle kopar savaşlar dillerle sağlanır barışlar!
*Devlet dillerle kurulur, diller ayrılığından yıkılır!
*Ana dili gibisi yoktur! Fakat en güzel işitileni yeni konuşmaya başlayan çocuğun dilidir!
*Dillerle okunur, dillerle yazılır! Dillerle paylaşılır tüm güzellikler bilgiler!
*Dillerle yaşanır geçmişler! Dillerle çağrılır gelecekler…
VAKTİ ZAMANINDA: Hayır! “Ne bir varmış, ne bir yokmuş!” Henüz evlenme törenlerinin ya bir evin bir büyük odasında, yahut harmanda avluda veya meydanlarda yapıldığı o eski dönemlerde kına gecesinden sonra gelin ile damadın tebrik kabul edeceği “tak” benzeri bir süslü platform kurulurdu. Henüz elektrik memlekete gelmediği için o evlenme törenlerinin yapıldığı yerler petrolle yanan “luks”larla aydınlatılırdı. Sonraları elektrik yayıldı. Gelin ile damadın durduğu dikdörtgen şeklindeki yere her biri yüz vatlık elektrik ampulleri konmaya başlandı! Ki yaydıkları ısı nedeniyle gelin ile damat sadece terden sırılsıklam olmazlar, baygınlık geçirirlerdi!
KAPILAR ÇALINIR DAVETLER YAPILIRDI: “Diller” dedikti ya! O diller öylesi evlenme törenleri için döktürülürdü işte! Mağusa’da evlenme törenlerinin müjdeli haberini rahmetlik Rufeyfa Hanım yapardı. (Rufeyfanım derdik.) Sabah evden çıkar tüm surlar içi mahallelerini dolanır, teker teker kapıları çalar ve davetini yapardı. Mesela hep şöyle başlardı sözleri dilli davetine:
“Selam eder Atgöbeğin Havvanımla salahi efendi. Selam eder arappinonun Hüsniye Hanım ile Mustafa Efendi. Selam eder Garlettinin Kadriyanım, selam eder Ayşe Hanım… Cumartesi günü altıdan sonra Havvanımın evinde yapılacak kına gecesine buyurasınız. Pazar gün üçten yediye yine kendi evlerinde yapılacak evlenme törenine buyurasınız. “Haydi kalın sağlıcakla.” der ve Rufeyfanım ayni daveti dillendireceği bir başka kapıya yönelirdi…
Bir de mevlide davet vardı? “Selam eder gargazup beylerin Zalihanım. Cuma gün guşluk vakti Cambulat türbesinde mevlit okutacak buyurasınız…” (Bu mevlit davetini Dinçer Raif’ten işittim.)
AH O DİLLER: Her zaman ulusların kaderleri ile hayatların belirleyicileri oldular. Bu nedenle yaşları otuzunda iki Türkmenistanlı karı kocayı tanıdığımda hiç şaşmadıydım. Kadın Türkçe yazıp Türkçe konuşuyor Rusça bilmiyordu! Ayni yaştaki kocası Rusça yazıp Rusça ve tabi Türkçe de konuşuyor fakat Türkçe yazıp okumasını bilmiyordu! Çünkü 1990’lara yani Gorbaçov’un devrimine kadar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerine bağlı şimdilerde Turki dediğimiz kökenleri Türk olan ülkelerin ayni şehirlerdeki okullarında bile müfredeta farklı dil uygulamaları konurdu. Bazılarında Kiril alfabesi bazılarında Türkçe… Nedeni çok basit! Bir yere toplandılar mı birbirlerini anlayamasınlar, kaynaşamasınlar dolayısıyla dil birliğinden doğacak “millet mefhumuna” ulaşamasınlar!
Nitekim Bulgaristan da ne zaman ki Türk nüfus üç milyona dayanmış ve siyasi partilileşme gücüne ulaşmıştı, Türklerin adlarının sonlarına “of” ekini takıp Bulgarlaştırmak için “Ahmet’i Ahmedof, Süleyman’ı Süleymanof” yapmıştı!
Bakın: AB’nin payitahtı Belçika’da bile “Valonlar Flamanlar” dilleri nedeniyle ayrılık gayrılık kavgası yaparlar… Buna karşılık Almanya’da Doğu ile Batı’yı ayıran utanç duvarı yıkıldıktan sonra birleşirlerken, ayni dili konuşup ayni kültürü paylaştıkları için çarçabuk kaynaşmakla kalmadılar, Almanya’yı bugünün dev Almanya’sı da yaptılar!
GELELİM KIBRIS’A: Son zamanlarda çok değer verdiğim, “adadaki Türk halkının geleceklerdeki aydınlıklarıdır” dediğim gençlerle hem sosyal medyada hem de kişisel karşılaşmalarda tartışmak zorunda kalıyorum. Ve yeni anladım. Ne onlar beni ne de ben onları anlıyorum. Oysa ayni dili konuşuyoruz! Ve yine yeni anladım: İnsanların ayni dili konuşmaları ne anlaşmalarına ne de “ulusal mefkûreyi” yaratmalarına yetmiyor! Mesela 1974 sonrası Türkçe dil birlikteliğimiz, “Türk ve ulus” kavramlarının “ulusalcılık ideali” etrafında toplumsal bütünleşme yaratmasına yetmedi! Nitekim büyük bir şaşkınlık ve hayretle izliyorum ve de soruyorum: “Var mı dünyada dili, dini, kültürü, geçmişi, tarihi ayni olan bir topluluk ki bu nedenlerden dolayı devlet olmayı istemek yerine, devlet olmayı ret etsin? Ve desin ki “ne dil önemlidir ne din! Ne bayrak ne ulus! Asıl olan insan kardeşliğidir. Öyleyse yaratalım birleşik Kıbrıs’ı…” Oysa bu birleşik Kıbrıs’ta ortak olacağımız Rum halkı dili, dini, kültürü, Kıbrıs üzerine Enosis idealleriyle tüm adaya egemen olmak için asırlardır mücadele eden bir toplumdur. Ve bazı gençlerimiz bu gerçeğe karşın barışçı çözüm adına Rum’a lütufta bulunarak “Kuzey’in bir bölümünü gözden çıkaralım” demektedirler.
FAKAT: Bilememektedirler! Rum ortodoks kilisesi ile bütünleşmiş, Rus Ortodoks kilisesinden dolayı Rusya’yı en büyük müttefiki ve destekçisi durumuna getirmiş, Yunanistan’la “Helen kandaşlığına” inandığı için Enosisi ideası yapmış, “Kıbrıs Helendir Helen kalacaktır” demeye devam eden, bu nedenle federal sistemi 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinden neşet edecek bir politika sapması içine giren, Türk halkını günahı kadar sevmezken bir kısım nüfusunu sırf iki kurucu devlet gerçeğini delmek için ısrarla Kuzey’e göndermek isteyendir! Bu Rum halkı ile hangi barışçı çözümü nasıl gerçekleştirecekler? Mümkün mü?