Bizler fukara ailelerin çocuklarıydık. Babamla anam da zaten kendilerinden daha fakir ailelerin çocukları olarak geldilerdi dünyaya! Gerçekte sözünü ettiğim o yıllarda insanların fukaralıktan başka paylaşacakları ortak yanları olmadığıydı.
Zaten iki insan tipi vardı: “Fukara olanlarla hali vakti yerinde olanlar!” Yahut “Ağalar ve işçiler, ustalar ve çıraklar!” Fakat asıl olay, “okuyabilenlerle okuyamayanların” yarattığı sınıfsallıktı! Zenginlik ve fakirlik ölçülerinin geçerli olduğu ender olaylardan biriydi okumuşlukla cehalet!
KİRKOR EFENDİ NE DİYORDU: Kıbrıs Türk halkı Türkiye ile “herkes okuyabilsin, cehalet ortadan kalksın” düsturuna dayalı bu “okullaşma” nedeniyle tanıştıydı. Ancak 1915 tehcirinden sonra Türkiye’nin Aydın kentinden Kıbrıs’a göç eden Ermeni Kirkor efendi Akkule mahallesindeki iki küçük odalı evde tek başına yaşarken bu kanaatte değildi. Kirkor efendiye göre Türkiye ne zaman dışındaki Türk azınlıkları sırtarıp koltuklamak istese önce o ülkelerde yaptırdığı okullara muallimlerini ardından bir vesile ile gösteri amacında Mehter takımını gönderirdi. Daha sonra da askeri ile kendisi gelirdi!”
Nitekim: Türkiye 1955’lerde Mağusa’da önce Namık Kemal Lisesi’ni inşa ettirdiydi. Ardından TC’nin en değerli öğretmenlerini gönderdiydi. Galiba 1959’larda da gösteriler yapmak için Mehteran takımı geldiydi Kıbrıs’a.. 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin “Garantiler Anlaşması” ile de bir alay Türk askeri Mağusa Limanı’ndan görkemli bir karşılama ile çıkarak Gönyeli’deki kışlasına yerleştiydi…”
Tabii benzer olayları Rum liderliği ile Kilisesinin de Yunanistan’la çok daha yoğun ve sistemli şekilde gerçekleştirdiğini söylemeye gerek yoktur. Hem de ta Osmanlı dönemine kadar dayanan iki asırlık bir mücadele sürecinde!
GÜVEN DUYGUSU: İngiliz sömürge idaresinde cemaat esamesinde ikinci sınıf “Kıbrıslı” muamelesi gören Türk halkı, Türk askerinin adada konuşlanmasıyla birlikte yeni bir güven duygusu kazandı. Bu konuda ne kadar haklı olduğu da Rum EOKA’cıları ile milislerinin 1963’de Akritas Planı ile başlattıkları Kanlı Noel saldırılarında görüldü. Nitekim Gönyeli’deki Türk alayı kışlasından çıkıp Rum saldırganların ilerleyişini durdurmasaydı, işgal etmek için Lefkoşa Türk bölgesine girecek silahlı Rumlarla Türk mücahitleri arasında kim bilir ne kanlı çarpışmalar olacaktı! Zaten Küçük Kaymaklıyı düşürmüşlerdi…
Asıl anlatmak istediğim bunlar değildi. Ne var ki “hafızai beşer nisyan ile malul değildir” demelerine karşın “unutmak” insanın doğasında vardır. Hatırlamak gereğini duyduğunda ise çoğu zaman iş işten geçmiş olur. İşte bunu “anlatacaktım!”
HATIRLAMAK İSTEDİĞİM OLAY: Bizim gibi daracık dünyaların insanları için ne büyük olaylar vardır dolayısıyla ne de büyük tecrübeler! Benim babam Larnaka’da doğdu Mağusa’da öldü! Bütün dünyası bu kadardı eğer arada bir adanın şurasına burasına bir iş yahut gezmek için gitmemiş olsaydı! Ha bizim dünyamız mı? Bir iki dış seyahatimizle ziyaretimiz de olmasa hiçbir farkımız yoktu! Kısaca hayatlarımız maliyelerimiz kadardı! Bu nedenle “yaşadıklarımızı” kendi fasit dairemizde çevirip yeniden anlatıyoruz… Çünkü ne benzerlerini yaşadık anlatacak ne de yenilerini… Dolayısıyla ne zaman “mesela” demiş olsak ayni olayları anlatırız! Mesela:
SANCAK KARARGÂHINDA ORTAYA ÇIKAN GERÇEK: 1964’lerde Mağusa Sancak Karargâhı’nda Rahmetlik Burhan Nalbantoğlu’nun yardımcısı olarak Dal 8’de görev yapıyordum. Görevim Mağusa kazasındaki sivil halkla Sancaktar arasında koordineyi sağlamak, gerekeli raporları yazıp Lefkoşa’daki Bayraktarlığa ve ilgili sivil yönetim birimlerine kuryelerle göndermekti.
Mağusa kazası köylerinden yığınla mektup geliyordu. Onları okuyor önemli olanları Nalbantoğlu’na bildiriyor onun da onayını aldıktan sonra “Sancaktara” aktarıyordum. Sonuçta dosyalar dolusu belgeler haline gelen bu mektuplar hem insanlar arası ilişkiler hem de sosyo ekonomik durumlar konusunda benim için somut bilgiler oluyorlardı. Nitekim: Neydi o mektupların içeriği bilir misiniz? “Şikâyetler, gammazlamalar, karalamalar, suçlamalar ve ilahi…” Hangi nedenle bilir misiniz? “Toprak ve sınır ihlalleri ile kuyu suları tasarrufları!” “İnsanların komşu tarla sahibi tarafından tarlası bir santim ihlal edilse hemen şikâyetçi oluyorlardı!” Kuyusundan izinsiz su alınsa, evinin avlusuna yahut tarlasına bir köylüsünün keçisi koyunu girse sancaktarlığa şikâyet mektupları gönderirlerdi!” “Veraset olayları hiç eksilmez asıl büyük çıngar o sorunlarda kopardı!”
Kısaca toprak kavgası, toprak çekişmesi, toprak ihtilaf ve mahkemelik olayları vardı! Hatta toprak yüzünden kanlı bıçaklı olaylar yaşanırdı! (Hani TC’de Romanlarının yazılıp filmlerinin çekildiği gibilerinden: Susuz Yaz, Yılanların öcü, İnce Mehmet gibi…)
İşte o zaman “toprağın” insanlar için ne kadar önemli olduğunu anladımdı. Ki çok kısaca bu toprak üzerindeki tüm varlıkları ile “vatandı.”
MÜLKİYET HAKKI BUNUN İÇİN ÖNEMLİDİR: Şimdi diyeceksiniz ki “hah kaldır ayağını sakın basma! İşte bizim de söylediğimiz budur! Kimse kimsenin toprağını gasp edemez! Çıngar çıkar, kıyametler kopar! Dolayısıyla Kuzey’deki toprağını terk ettiği için mülkünü isteyen Rum haklıdır. Çünkü onun tapulu sahibidir. Sen de Kuzey’e göç ederken Güney’de bıraktığın malının mülkünün iadesini, bedelini isterken haklısın…”
Böylece çözdük mü sorunu? Keşke çözebilseydik!
Çünkü kazın ayağı bu kez öyle değil!
Çünkü Rum halkı “1974’te Kuzey’de kaybettiği topraklarını değil, Kıbrıs adasının tapusunu istemektedir!
Çünkü: Tüm adaya egemen olacağı bir siyasi statü istemektedir!
Çünkü: Türk halkının kendi egemenliği altında olmasını istemektedir!
Nereden mi biliyorum: Eee insaf! 1950’lerden beridir Rumla dövüşe tokuşa, koklaşa sevişe geldik bugünlere! Ve hep Kıbrıs’ın “Helen adası olduğu” vaazlarını dinledik! Daha ne olsun?
Şimdi diyor musunuz ki Rum tarafı artık salâha erdi, aklı başına düştü, gerçekten Türk halkına devlet oluşu bahşedecek federal bir sistem istiyor?
O zaman neden Kuzey’deki mülkünün iadesinde ısrar ediyor? Neden insanlarını Türk ailelerin kapılarına gönderiyor? Neden dıştaki Rumları toplayıp açıklamalar yaptıktan sonra yeni propaganda lobileri oluşturuyor! Vesaire…
MÜLKİYET sorunu çözümü zor bir sorundur. Her şeye karşın inşallah çözülür demek de görevimiz. Fakat Kuzey’i delik deşik ederek değil!
































