Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar sohbetimdir: (Artık bizim de gelecekler için bir Kıbrıs felsefesi yapmamız gerekir)

Siyasi sorunun felsefesi yapılır mı? Neden yapılmasın? Eski Yunan filozofları değiller miydi “politika” yaparken “hikmet arayışına” çıkanlar? Mesela Thales fizikçilerdendi… Platon “gölgelerle” oynarken, Anaxagoras atomdan söz ederken, Zenon izafiyet teorisinin ABC’sini heceler ve düşünlerini halk katlarında yayarken bilfiil siyasi erk sahipleri ile de karşı karşıya gelmiyorlar mıydı? Dünya yuvarlıktır diyen Galileo Engizisyon mahkemesinde “düz” olduğunu söyleyip özür dilemek zorunda bırakıldığında “fakat ne söylerseniz söyleyin dünya yuvarlıktır” iddiasını sürdürmedi miydi devrin radikal dincileri ile krallarına karşı?

Her bir “varlığın” bir “hikmeti” varsa (filo sofia’sı) da vardır… Bu nedenle “siyasetle” sorunları, stratejileri ile serüvenleri felsefeden azade olmamalıdır… Mesela:
İŞTE MEĞALO İDEA: Eğer iki asırdır devam ederken Kıbrıs adasını “Helen hayalinin” parantezine almasaydı bu “büyük ideal”le tanışmayacaktık! Tanışmayacağımız için de yarım asırdır sürdürüp götürdüğümüz kanlı bıçaklı olayları yaşamayacaktık! Kendilerini Helenizmin adadaki uzantıları ile kurtarıcıları olarak gören Rum halkı sayesinde her türlü felaket ve melaneti yaşarken öğrendik: “Enosis nedir? Yunan yayılmacılığı nedir? Konstantinopolis hayali nedir? Ege adalarından sonra Akdeniz’de sahip olmaları gereken son halka durumundaki Kıbrıs o “idea” için nedir?
Tümünün de varsa bir izahı, felsefesi de vardır!
YA BİZİM NEDİR FELSEFEMİZ? Soralım: İki asırdır “egemeni olunması gereken Kıbrıs adasının” Yunan, Rum ve kilise ortaklı mücadelesinin varsa bir felsefesi ya Türk halkınınki nedir?
“Özgürlük egemenlik mi?”, “Kuzey’e mutlak sahiplik mi?” “Türkiye ile entegre olmak mı?”, “Ayrı devlet olmak mı?” “Rum’la ortak yönetim paydaşlığı mı?”
Hangi felsefe ile? “Barışçı anlayışla mı? Global düşünce ile mi? Anavatan Yavruvatan bütünleşmesiyle mi? Ayrı devlet oluşla mı?
ÖYLE FELSEFE OLMAZ DEMEYİN: Neden olmaz?  Bakın bugün siyasi görüşleri nedeniyle ayrı gayrı düşen Türk yurttaşları yok mu?
Oluşan siyasi partilerin her birinin kendine ait bir başka siyasi görüşü yok mu?
Sorun masa başında tartışılırken, görüşleri farklı kesimlerin yersiz karışmalarından dolayı sürece olumlu ve olumsuz etkileri yok mu?
Bir kesim çözümü kendi ulusal değerleri çıkarlarında savunurken, çözümü Rum ortaklığı üzerinden savunan kesimler de yok mu?
Bir kesim Türkiye’nin desteği ile Kuzey’de ayrı bir Türk Devleti gözlerken karşı çıkışlarla büyük tepki gösteren öteki kesimler yok mu?
“1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dönelim” diyenler yanı sıra hâlâ Annan Planı’nı savunanların siyasi tezleri yok mu?
Türkiye dışarı Rum içeri diyenler yok mu?
Rum’a tüm mallarını iade edelim propagandasını inadına sürdürenler yok mu?
Kuzey’de ne kadar karmaşa yaratılırsa Rum’un istediği çözüme o kadar daha çok yaklaşılacağının stratejik hesaplarını yapanlar yok mu?
Kimileri için “hainler” kimileri için “Rumcular” yok mu?              Kimileri milliyetçilikle vatanseverliğe faşizm derlerken her iki ulusal kavramı da toplum katlarında mahkûm edecek propagandaları yok mu?
AB’nin Eurolarını yerken “emirlerini” yerine getirenler yok mu? Vesaire…
FİKİRLER HEM İLMİN HEM DE FELSEFENİN ORTAK MALIDIRLAR: Tek bir ayrıntı vardır ama: İlim, fikirler yani düşüncelerle uğraşmaz! Çünkü bunlar zaten ilmin temelini oluşturan unsurlardır…
Felsefi de olsa ilmi de olsa uğraş alanları “varlıktır.” Var olandır… Bir bütünselliğe varmak için varlıkları parçalara ayırmış da olsalar sonuçta araştırıp didikleyerek yeniden bütüne varacaklardır…
KIBRIS SİYASİ SORUNUNA DÖNELİM. Şu kadarcık bir halk kesitinin nüfusu kadar siyasi görüşü varsa buna felsefede de var olan “varlık arayışları” perspektifinden bakamayız! Nitekim Güney siyasi sorun söz konusu olduğunda ne bizim kadar “çoğulcu görüşlere” sahiptir ne de her kafadan bir ses çıkmaktadır. Onlar kendi aralarında kanlı bıçaklı olmalarına, darbeler yapmalarına, birbirlerini kıymalarına karşın bizden çok daha “bütünseldirler.” En azından Yunanistan’la bizim Türkiye ile olan ilişkilerimizin çok ötesinde iyi ilişkileri vardır…
KISACA: Kıbrıs siyasi sorunun eğer tek başına “siyaset mefhumu” yoksa artık o felsefesini yapmak zorundayız… Hem müzakerelere ivme kazandırmak hem de çözüm görüşlerini daraltarak daha güçlü tezler haline getirmek için… Aksi halde sonuca varana dek hep “gelecek” korkuları ile yaşayacağız. “Ne olacağız” sorusuna veremediğimiz cevap nedeniyle!        
**********
Erol Büyükburç: (Gençliğimizin seslerindendi…)  
Elvis Presley rüzgârlarının estiği yıllardı. Fakat 1960’lara gelirken o yeni pop müziğin sesleri de işitilmeye başladıydı. Nitekim Ankara’da ağaçlar tomurcuklarını çatlatmaya başladıkları o ilkbahar aylarının güneşli günleri ılık ılık bedenlere akıp insanları ısıtırken, Kızılay’da atılan voltalar da o şarkıların seslerinde yoğunlaşırdı. Sıhhiye’den Kızılay’a Kızılay’dan Sıhhiye’ye yürüyüp dönüp dururken evlerden, gazinolardan, parklardan da yer yer şarkılar dökülürdü yollara.
Erol Büyükburç’un “Sevemem Sevemem”, Dario Moreno’nun “Denizde Mehtap”, yeni yeni parlayan Zeki Müren’in “Kalplerden Dudaklara” ve “Manolya” şarkıları… Geçtiğimiz günlerde ölen Müzeyyen Senar zaten hep vardı…
Sonra kalipso kralı Metin Ersoy’lar falan vardı… Taş bebek Gönül Yazar… Ama ille de o yılların dünyaca ünlü şarkısı: “Portofino…” Ve büyük aşkımız “tangolar!”
Erol Büyükburç o “büyüklerin” arasına sıkışmışlığını yenmiş şarkıcılardandı. Sonra filmler de çevirmeye başladıydı. Yanılmıyorsam yine 1960’larda İstanbul’da bir müzik grubuna katılan Asil Nadir’den gitar dersi de aldıydı. O yıllarda Asilkan’ın Trayamp marka spor, üstü açılan kırmızı bir arabası vardı. Ki İstanbul’da öylesi araba ne gezerdi! Zaten Ayşegül’le de o süksesi nedeni ile tanıştılardı.
Asilkan Namık Kemal Lisesi’nde iken müzik öğretmeni Sıtkı Özkay’dan keman dersi alan üç dört kişiden biriydi. Dolayısıyla notaları çok iyi bilir gitar çalardı…
HEY GİDİ GÜNLER: Tabii “hey”i gitti! Büyükburç da o gidenlerden işte. Arkasında bizim gibiler için hatırlandıkça hâlâ tadından ağızlarımızı şaplattığımız o nostalji dolu yılları bıraktı. Bir de hatırımızda kalan üç beş kırık dökük cümleye sıkışmış melodileri ile şarkılarını.
“Sen büyüdüğün zaman çocuğum” derdi şair. “Çiçekler açacak dallarında…”
Onlarla büyüdük: Çiçekler açtı, çiçekler soldu, çiçekler de öldü! Fakat şarkıları yaşamakta halâ dudaklarda! Hey gidi Büyükburç…