Özgül Çelik, Havadis okurları için yazdı
“Mutlak Butlan” Kararı ve Küresel Denklem Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kurultaylarına yönelik verdiği “tedbirli mutlak butlan” kararı, yalnızca iç siyasetin dinamiklerini sarsmakla kalmamış; uluslararası basının ve küresel düşünce kuruluşlarının da öncelikli gündem maddesi haline gelmiştir [dw.com, ekonomigazetesi.com]. Ana muhalefet partisinin geçmişe dönük idari mekanizmalarını işlevsiz kılan bu hamle, küresel ölçekte Türkiye’deki kurumsal gerilemenin ve yapısal güvencesizliğin somut bir tezahürü olarak analiz edilmektedir [dw.com].
….Hukuki Zemin: “Mutlak Butlan” Kavramı ve Süreç:*
Hukuk teorisinde “mutlak butlan”, bir hukuki işlemin (sözleşme, seçim ya da kurultay) kurucu unsurlarındaki veya emredici hukuk normlarındaki ağır sakatlıklar nedeniyle baştan itibaren geçersiz sayılması durumudur [tr.wikipedia.org, dw.com]. Bu nitelikteki bir karar, söz konusu işlemin hukuk dünyasında hiç doğmamış ve hüküm doğurmamış kabul edilmesi sonucunu doğurur [tr.wikipedia.org, dw.com].CHP ölçeğinde süreç, parti içi muhalif delegelerin kurultay süreçlerindeki usulsüzlük iddialarını yargıya taşımasıyla olgunlaşmıştır [dw.com]. İstinaf mahkemesinin bu iddiaları yerinde bularak “tedbirli mutlak butlan” yönünde hüküm tesis etmesiyle birlikte; seçilmiş yönetimin hukuki dayanağı askıya alınmış ve parti idari bir geçiş sürecine zorlanmıştır [dw.com, ekonomigazetesi.com]. Esasen bu müdahale, yaklaşık altı ay önce başlayan hem yerel hem de küresel ölçekli çok katmanlı bir denklemin yansımasıdır.
…. İçerideki Arayış: Karar Grubu, “Güvenceli Geçiş” ve Rövanş Korkusu:*
Tam olarak bu noktada; Karar gazetesi çevresi, Abdullah Gül grubu ve Ankara’daki bazı arka kapı diplomasisi aktörlerinin yürüttüğü “yumuşama ve geçiş” arayışı, yerel denklemin merkezinde yer alıyordu. Muhafazakar elitlerin bir kısmı ile merkez sağ ve sol aktörler, mevcut dönemin ardından yaşanabilecek olası bir toplumsal kutuplaşmanın, kurumsal hesaplaşmaya ve radikal bir “rövanş” dalgasına evrilmesinden endişe duymaktaydı. Bu gerekçeyle bir “Güvenceli Geçiş” formülü masaya getirildi.
Söz konusu aktörler tarafından geliştirilen bu stratejik vizyonun özü şuydu: Mevcut liderlik mekanizmasına ve ailesine yargısal bir dokunulmazlık veya sistemik güvence tanınsın; buna mukabil sistem kademeli ve kontrollü bir biçimde Parlamenter Rejime (güçlerin dengelendiği bir yapıya) evirilsin. Böylece toplumsal tabanda biriken öfkenin kontrolsüz bir tasfiyeye dönüşmesi engellenecekti. Ancak içerideki bu rasyonel restorasyon arayışı, küresel sistemin pragmatik duvarına çarptı.
*…. Dış Blokaj: Küresel Güçlerin “Kurumsal Demokrasi” İle İmtihanı:
Başta ABD (Tom Barrack’ın temsil ettiği jeopolitik akıl.) olmak üzere bölgesel statüko, Türkiye’deki bu “demokratik restorasyon” hamlesine sıcak bakmadı. Çünkü Türkiye’nin yeniden parlamenter, öngörülebilir ve kurumların kurallarla konuştuğu bir yapıya dönmesi, Batı’nın bölgedeki güncel çıkarlarıyla örtüşmemektedir. İstenilen “istikrarlı monarşi/liderlik aklı”
Suriye’nin kuzeyinin yeniden dizaynı, Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımı ve bölgesel haritaların konsolidasyonu gibi uzun vadeli projelerde, Türkiye’de kurumsal mekanizmaların ve güçlü bir parlamentonun varlığı dış aktörler için bir yavaşlama sebebidir. Küresel merkezler açısından, “güçlü ve her an hızlı pazarlıklar yapılabilir” tekil bir liderlik modelinin sürmesi daha işlevseldir. Batı dünyasındaki stratejik raporlarda bu durum iki başlıkta okunmaktadır:
* Pazarlık Masasındaki Pragmatizm: Küresel akıl, Türkiye’nin demokratik standartlarından ziyade jeopolitik işlevselliğine odaklanmaktadır. Suriye’nin kuzeyindeki Kürt koridorunun geleceği, enerji koridorları, Rusya ile dengelenen ilişkiler ve göçmen krizinin Avrupa sınırlarında tutulması masadaki asıl kozlardır.
* Kurumsallaşmamış Yapıların Fonksiyonelliği : Güçlü bir parlamentoya, bağımsız mahkemeler ve şeffaf bir bürokrasiye sahip bir Türkiye’den küresel güçlerin taviz koparması oldukça güçtür. Karar alma mekanizmalarının tek bir merkezde toplandığı yapılar, dış manipülasyonlara ve rasyonel olmayan “al-ver” ilişkilerine daha açıktır. İçerideki elitler de dış dünyaya şu mesajı vermektedir: “İç siyasette otoriter bir hat izleyebilirim ancak dış politikada sizinle pragmatik ortaklıklar sürdürebilirim. Bu dengenin değişmesi, kontrolsüz bir milliyetçi/sol dalgayı tetikler ve çıkarlarınıza daha büyük zarar verir.”
…. Güçsüzleşirken Hırçınlaşma Paradoksu:
Foreign Affairs, Chatham House, SWP ve Rand Corporation gibi saygın düşünce kuruluşlarının raporları analiz edildiğinde, Türkiye’deki güç dengelerinde tam da bu “güçsüzleşirken hırçınlaşma” paradoksu göze çarpmaktadır. İçerideki aktörlerin kitlelere sunabileceği rıza üretici başarı hikayeleri (ekonomik istikrar, liyakat, genç istihdamı) aşındıkça, siyasetin dili zorunlu olarak kutuplaşma, korku ve ötekileştirme üzerine kurulmaktadır. Seçmeni mobilize eden temel unsur, rasyonel vaatlerden ziyade karşı tarafa duyulan kaygı haline gelmektedir.
Dış güçler ise bu iç kutuplaşmayı ve kurumsal zayıflamayı stratejik bir avantaj olarak izlemektedir. Tom Barrack’ın ” Bize monarşiler lazım” şeklindeki tarihsel itirafı, Türkiye’ye biçilen rolün özetidir. Kurumları işlevsizleşmiş, toplumsal kesimleri birbiriyle diyalog zeminini kaybetmiş bir ülke, jeopolitik tavizler vermeye en müsait ülkedir. İçeride kitleler “yargı eliyle darbe” ekseninde tartışırken, küresel ortakların asıl hedefi bu kriz ikliminde kendi uzun vadeli çıkarlarını tahkim etmektir.
…. Sonuç: Stratejik Çöküş ve Asıl Beka Sorunu:
İçerideki güç savaşları için üretilen yapay krizler, Türkiye’yi bölge vizyonunda “restorasyon yapamayan, kurumsal hafızasını geri kazanamayan” ve sürekli kriz yönetimlerine mahkum olan kırılgan bir yapıya dönüştürmektedir. Vizyon araştırmaları net bir gerçeği ortaya koymaktadır: Toplumsal barışı pamuk ipliğine bağlı ve dış rüzgarlara bu denli açık bir ülkenin, rasyonel kurumlar olmadan “büyük bir küresel güç” olarak yönetilmesi imkansızdır.
İçeride toplumsal rızasını ve kurumsal omurgasını yitirmiş bir sistemin bütünlüğünü, sadece dış dünyayla kurulan “al-ver” ilişkileriyle sonsuza kadar sürdürmek mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin asıl beka sorunu, dış tehditlerden ziyade içeride yaşanan bu kurumsal ve sosyal çözülmedir. Dünyanın saygın siyasal analiz gruplarının ulaştığı ortak bakiye, geleceğe dair en net uyarıdır: ” Bu süreç taktiksel olarak sürdürülebilir, ama stratejik olarak bir çöküş senaryosudur.”
ÖZETLERSEK:
Bu makale, CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararı ekseninde gelişen krize Türkiye’nin iç siyasi polemikleri üzerinden değil; dünyadaki etkin düşünce grupları, uluslararası organizasyonlar ve küresel jeopolitik merkezlerin ortak bakış açısı üzerinden yaklaşmaktadır [dw.com, ekonomigazetesi.com]. Foreign Affairs, Chatham House, SWP gibi kurumların stratejik raporları ile Sosyalist Enternasyonal ve PES gibi siyasi yapıların projeksiyonları birleştirildiğinde karşımıza net bir küresel okuma çıkmaktadır: Batı dünyası, Türkiye’de kurumsal bir restorasyon ve öngörülebilir bir parlamento yapısı yerine; bölgesel çıkarları (Suriye koridoru, enerji hatları, mülteci krizi) için her an hızlı pragmatik pazarlıklar yürütebileceği, karar alma mekanizmaları tek bir merkezde toplandığı yapılar üzerinden hareket etmeyi tercih etmektedir. Uluslararası analiz gruplarının ulaştığı ortak bakiye, Türkiye’nin iç kutuplaşma ve kurumsal çözülme üzerinden jeopolitik tavizlere açık hale getirildiği ve bu durumun taktiksel olarak günü kurtarsa da stratejik düzeyde bir çöküş senaryosu ürettiği yönündedir.


































