Sadece Anastasiadis değil. Rum kilisesi ile halkı da “iki ayrı devlete dayalı bir çözümü” istemiyorlar! Buna şiddetle karşı çıkıyorlar.
Buna karşılık Rum liderliği ile halkının devre devre görüşülmekte olan “federal sistem” arayışlarından hiç şikâyeti olmadı! Hatta hem Annan planında hem şimdilerdeki çözüm arayışlarında mihengi noktası olan “iki kurucu devlete dayalı federal sistemi” de kabul etmektedirler! Fakat (yeter ki) ada Türkiyesizleştirilsin! Artı, Rum nüfusun bir bölümü yine Kuzey’e dönsün! Büyük oranda toprak iadesi olsun, fakat siyasi eşitlik olmasın falan… Buna karşın “bizim tarafın” Rum halkının bu bütünsellikli tutumu karşısında öteden beri süregelen ve gözden kaçırılan bir büyük siyasi zafiyeti oldu: Sorunu açıyorum: GÖZDEN KAÇIRIYORUZ? Önce hatırlatayım: Kıbrıs siyasi sorunu ile ilgili görüşmelere Kıbrıs Türk halkının ortak ulusal ilkesi değil (Ki Denktaş’tan beridir hiç olmadı) her devrede müzakereleri sürdüren “liderlerin” ve o “liderlerin” görüşlerini paylaşan yandaş kitlelerin politikaları hakim oldu! Nitekim:
DENKTAŞ dönemi: Kıbrıs siyasi sorununu Rum’a karşı kıyasıya savunurken sadece Rum tarafı ile mücadele etmiyor, bir yandan da kendi içimizdeki farklı çözüm görüşlerine sahip muhalefetteki kişilerle kavga ediyordu! Mesela CTP ile! Çok uzun yıllar da bu sürgit tartışmalar devam etti zararı Rum tarafına değil yine bize dokundu çünkü toplum resmen ikiye bölündü, taraflar siyaset literatürümüze “Sağcı-Solcu” olarak kaydedildi! Devir de “Denktaşçılar” devri olarak vurgulandı!
TALAT dönemi: Ayni olay! Sadece bu kez sahnede “Denktaşçılar” yahut “UBP’ciler” veya “Sağcılar” değil; Solcular, CTP’liler, Güney’e baktılar mı “Akel’i yandaş görenler” vardı! Bu kez “hayırcı muhalefet” kanadı Sağ cephesi oldu yani Denktaşçılar! Toplum yine bölündü!
EROĞLU dönemi: “Bir çakıl taşı bile vermeyiz” sloganı ile çıktı siyaset sahnesine. Şimdilerde Akıncı’yı çatlatan Anastasiadis’i masada çılgına çevirdiğinde, adam elindeki dosyaları fırlatıp kaç kaçana oldu! Kıbrıs Türk halkı yine iki ayrı kampa ayrıldı! Ne bir siyasi görüş vardı ortak ne sağdan ve soldan uzanıp ayni ulusal ilkede tokalaşacak eller!
AKINCI dönemi: Hakkını vermekte yarar var. Müzakereleri ilk kez halk katlarına indiren dolayısıyla ilk kez (biraz da halkın tavan yapan çözüm isteklerinden kaynaklanmış olmalı) halkı belirli konularda birleştiren bir müzakereci oldu.. Ancak ne radikal Sağ’ın ne Radikal Sol’un hışmından kurtulamadı!
Buna karşın sorunu Crans Montana zirvesine kadar taşımayı başardı ama insaf: BM’lerin “gizlilik” perdesi yırtılmadı, aradan iki yıl geçti, müzakereler kadük hale geldi hâlâ bu süre içinde ne oldu ne kaldı bilmiyoruz, tüm bildiklerimiz gazetelerdeki doğru yanlış haberler!
OLAY ŞUDUR: Karar vermek zorundayız: “İlkesiz bir ulusal dava savunucuğu olmaz!” Toplum olarak ne istediğimizi bilmek zorundayız. Kimilerimiz “iki toplumlu ilişkiler” diyerek Rum’un kuyruğunda teneke olurken, kimilerimiz “niçin çözüm istemediğini, istemiyorsa ne halt edeceğini söyleyemezken…” Kimilerimiz “çözümsüzlükten nemalanırken” kimilerimiz “kaybederken…”
Biz bu davayı gün gelir tümden kaybederiz biline!
KISACA TAKILDIKLARIM:
CURCUNA DÖNEMİ: Bayramın seyranı da bitti sefası da! Hazırlanın bundan sonrası curcunaya! Alllah!
Mesela: Okullar açılıyor!.. Okulların açılması demek ülkedeki trafiğin kat kat artacağı demek! Oysa biz mübarek bayramda bile (ki memleketin bir yarısı turlamaya gittiği için yollarda in cin top oynamaktaydı) dört gün süresince artık sayılarını sayamayacağımız kadar çoğalmış her halde her beş on kişiye bir ceridenin düştüğü memlekette ölenlerinden yaralananlarına kadar her sabah onlarca trafik kazası haberi okuduk! “Ne bayram ama” derken!
Şimdi düşünün: Okullar açılacak, çarşı pazar canlanıp kalabalıklaşırken, trafik katlanacak! Eee, soralım: “Sn. Dürüst ve tabi İçişleri Bakanımız! Bu konudaki tedbirleriniz nedir diyeceğiz de “almadığınızı” bildiğimizden bari fikrinizi alalım: Sizce bu bayramdan ve okulların da açılmasından sonra acaba trafik kazalarında kaç kişi daha can verecek? Tahmini bir rakam söyleyebilir misiniz? ****
SADECE ÖLDÜRMÜYORUZ: Artık “kokutuyoruz” da! Bayrama toplumca yüreğimizi sızlatan bir acı haberle girdikti geçen hafta! Adı sanı topluma mal olmuş rahmetli Dr. Erdoğan Mirata’nın ertesi gün gömülecek naşını Girne’deki Akçiçek hastanesinin morguna koydular ama soğutucuyu çalıştırmayı unuttular ve kokuttular! Ruhunu Allah’ına teslim eden bir insana düşmanın olsa yapılamayacak muameleyi reva gördüler! Neymiş efendim? unutkanlık! Hiç de değil! Tüm toplumu sarmış ciddiyetsizlik, baştan savmacılık, denetimsizlik, ukalalık!… Ki artık insanlarımızı sadece trafikte öldürmüyoruz! Ölenleri de morglarda kokutuyoruz! ****
“FETÖCÜ” DERKEN: Önce bir iki tutuklama ile başladıydı! Ardından nüfusumuza oranla dikkat çekici bir hal aldı. Sonunda Polis Genel Müdürlüğü soruşturmasında 3’ü üst rütbeli, 53 polisin “Fethullahçı” olduğu ve Başsavcılığın görevden alınmalarını istediği haberleri geldi!
“Fetöcü” suçlamalarıyla ilk tutuklama haberleri yayımlandığında “aman dikkat” dedikti! Ki bu defakinde aralarında tutuklanması istenen “iş insanlarının” da olduğu söylentileri var!
Yargıya ve polisin görevine saygılıyız. Ancak TC’de artık bu Fetöcü suçlamaları ile tutuklamaları sıradan bir kişinin bir başka kişiye husumet ve düşmanlığından dolayı “fetöcüydü” demesiyle de oluyor, muhalif olması yahut aykırı sayılan söz ve yayımlarda bulunması nedeniyle de oluyor! Suçlanan insanları TC’ye iade etmeden önce (ki geçmişte oradan istediğimiz bazı suçlular iade edilmediydi) “aman” diyoruz! Eğer hâlâ devlet itibarımızı koruma gibi bir ciddiyetimiz olmuşsa “adil yargılama” önce KKTC olsun!
































