Köşe Yazarları

Önce Türkiye Yunanistan..






Ne diyorduk? Türkiye ile Yunanistan uzlaşmadan Kıbrıs’ta çözüm olmaz! Ne Türkiye’ye ne Yunanistan’a rağmen

Son olaya bu “vizyondan” bakalım: “Bir süre önce Yunanistan’a sığınan bazı Fetöcü  askerlerin Türkiye tarafından  iade edilmeleri talebi geri çevrilirken, üstüne üstlük  tam bir Yunan   paranoyasıyla iddia ederler ki  Türkiye’den Yunanistan’a giden bir tim bu askerleri kaçırıp  Türkiye’ye götürecek!

Ve ne yaparlar? Bu Fetöcü askerlerin kaçırılmalarını önlemek için emirlerine   bir de “polis korumaları” verirler!

ÖTE yandan Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yataklarının yarattığı siyasi krizle Ege’deki kayalık adalarda  sürdürülen “sahipliğe” yönelik sürtüşmeler de iki ülke arasındaki sürgit ve tehlikeli olaylara gebe! Bu gerçeklerden hareketle soralım:

ŞİMDİ Türkiye ile Yunanistan ilişkilerini Kıbrıs’taki Türk ve Rum halklarının ilişkilerinden soyutlayabilir misiniz?

Her ne kadar içimizdeki “bazıları” TC ile Yunanistan’ı işaretleyerek “bize karışmasınlar, barışçı çözümü sağlarız” diyorlarsa da laf tabi!

Çünkü çözüm ne Türkiye’nin ne Yunanistan’ın hilafına olamaz! Adadaki “çıkarlarına” aykırı da olamaz!

Bu nedenle diyoruz: Önce  Türkiye ile Yunanistan anlaşacak ki Kıbrıs’taki halkları da anlaştırabilsinler!

OYSA: Neredeyse iki ülke savaşacak krizler yaratıyorlar. Haliyle bu  gerginlik “çözümü” de olumsuz etkiliyor!

O halde ne yapacağız? “Bizatihi çözümsüzlüğün de çözüm  olduğunu kabullenerek kendimizi Kuzey’de “kökleştirmeye” devam edeceğiz! Arkamızda dağ gibi bir Türkiye desteği var.

HAA! İşte asli soruna geldik! Önce itiraf edeceğiz:

Biz bu yapısallıkla  kalkınmamızı gerçekleştiremeyiz!                                              

Parça körçe karar ve tedbirlerle bir yere varamayız!                                                   

Siyasi soruna ağırlık koyacak güce ulaşamayız!

(Bu zafiyetlerimiz ortadayken es  kaza, olmazdı ya eğer Montana’da  çözüm olsaydı kaybeden taraf biz olacaktık zaten o çözümün ömrü de çok kısa olurdu!

Velhasılıkelam zaten “deniz” çoktan bitti! Bari KKTC’i karaya oturtmadan kurtaralım:

                 ÇOCUKLARIMIZI KONUŞMAYA DEVAM ETMELİYİZ..

Bir süredir “çocuk” kelimesine ait türlü çeşitli “kavramları”  sosyolojik ve psikolojik  etki  tepkileriyle gündeme getiriyoruz.

 Mesela bir süre önce bir   “kadın yurttaşımızın” henüz neden olduğunu kimsenin anlayamadığı, bu nedenle anlatamadığı çocuğunu bıçakla öldürme olayı ile sarsıldıydık.. “Bir ana çocuğunu bıçaklar mı diye!”

Ardından “kürtajın” 14 hafta’ya (üç aya) çıkartılması olayı geldi..  

Ve tabi öğrenciler  yaz tatiline giriyorlar karne alacaklar.. Eğitimi de konuşuyoruz.. 

Bir iki haftaya sıkışmış “çocuklarımızla” ilgili bu “odaklanmalar” yanına “eğitim sistemini” da alarak bazı olumsuz tartışmalara yol açıyorlar ama!      

BUNA geçmeden önce bir anımı anlatayım:  1974 Barış Harekâtı sonrası KKTC’ye alış verişe yahut gezmeye gelen TC’li aile kadınlarına sorardım: “En çok karakteristik yapımızla ilgili dikkatinizi neler çekti?”

Cevapları çok ilginçti: “Biz sizin kadar çocuklarına düşkün toplum görmedik…”

GERÇEK öyle miydi?   Galiba! Öteden beri süregelen Maarif Kolejleri sınavları nedeniyle özel derslere koşturtulan ilkokul öğrencilerine “kobay” dediğimiz dönemlerdi! “Okuma ve okutma” coşkusu öylesine tavan yaptıydı ki her mahallede bir dershane oluştuydu!

 “Çocuğum” lafı ağızlardan çıkarken analarla babaların sevgi ve heyecanlarından vücutlarının titrediğini hissederdiniz.

SORALIM ama: Özene bezene yetiştirdiğimiz çocuklarımız  şimdilerde:

Neden uyuşturucu, bed ofis  müptelası oldular!

Neden evlenenleri kadarı, bir süre sonra ayrılıyorlar?

Neden  ille de devlet dairelerine memur olmak istiyorlar!

Neden ve “genelde” diyorum, “vatansever olamadan” birleşik Kıbrıs tutkunu oluyorlar!

Neden askerlikten ikrah ediyorlar?.. Cep telefonlarından başlarını kaldıramamanın sonucu kitap okumuyor, kafelerde zaman  harcıyorlar! Vesaire..

TABİ ki elbette güvenilir, geleceği kucaklayacak gençlerimiz de yetişiyor. Hükümet üyelerimize, Meclisimize baktık mı görüyoruz zaten. Yeni bir jenerasyon yeşeriyor.  

Fakat gerçek şu ki artık okullarımızdan “ailelerin çocuklarına yönelik  ilgisine ve aşırı düşkünlüklerine” karşı yeterli “eğitim ve öğretimle donanmış öğrenciler” çıkmıyor! Yoldaki gençliğe baktıkça görülebiliniyor bu! İnşallah “büyük yanılgım” olsun!

                   

          KISACA TAKILDIĞIM: (KÜRTAJ GİZLİLİĞİ KALDIRILMALIDIR!)

Düşünün,  350 binlik nüfusumuzun arasında yüz bin üniversiteli öğrenci dolaşıyor.. Hepsi reşit olmuş, özgür ve egemen, seçme ve seçilme yaşında..

Erkek kız arkadaşlıklarının en yoğun olduğu zümre.. Kaçınılmaz olarak da istenmeyen hamilelikler! Sonuçta “gizlice” özel kliniklerde kürtaj!   

Tabi böylesi olaylara sevinemeyiz ama   gocunup yerinmeyelim de! 20-22 yaşında bir üniversiteli bekar kız öğrenci, eğer “dedemin ninemin” döneminden teverrüs etmediyse  gerekli tedbirleri almadığı için hamile kalabilir. Fakat bu “istenmeyen hamileliktir.” Anlatmaya bile gerek yoktur bu tip ilişkiler hâlâ ailelerden en yakınlarından gizlenen vakıalardır!                                                  

İşte bu “gizliliği”  “devletin ve hamile kadının birlikte paylaşması gerekir.. Olmazsa, yasa 3 aya kadar kürtaja cevaz verse de “özel klinikler o “gizlilik perdesi” arkasına saklanıp 4 aylık olanına bile  kürtaj yaparlar zaten emsal olayları da yaşadıktı..

 Kısaca “istenmeyen hamiliklerde” bir kadın isterse “aleni” isterse “gizli,” önce güvence ve korumacılığında devletin hastanelerine  başvurabilmelidir.. Özeller de denetlenerek, gizli kürtaj operasyonlarından kaçırdıkları vergilerin önüne geçilmelidir. Yani Kürtaj yer altından yer üstüne çıkarılmalıdır.  

         








Başa dön tuşu