Çok uzun bir hikâyenin kısacık anlatımıdır anlatacaklarım. İçinde sevginin olup aşkın olmadığı, arkadaşlığın olduğu ama seksin hiç yaşanmadığı bir hikâye. Bu nedenle ne aşk hikâyesidir ne biri kız diğeri erkek iki genç insanın sevişmeleridir anlatacaklarım. Aksine masumiyetin timsalidirler, doğrusu yoktur artık emsalleri, ya aşk romanlarında kaldı ya da filmlerde gayrı! Hikâyemi anlatıyorum:
HAKAN: Üniversite son sınıftı. Hukukta okuyordu, avukat olacaktı. Fakat biliyordu ne bir yazıhane açabilecekti ne ünlü olacaktı ne çok para kazanacaktı! Babası küçükken ölmüştü. Annesi bir fabrika’da çalışıyordu, sekreter.. Olmazdı ama oldu. Yaşlıca patron sevdi anasını, (çok uzun bir hikâyedir dedik ya) evliydi adam bu nedenle ancak metres olabildi adama anası! İstanbul’un Üsküdar semtinde karmakarışık bir mahallede, kimsenin umurunda bile olmadı ama, olay kaşıdıkça yeniden kanayan yara gibi kaldı Hakan’nın yüreğinde! Annesini çok severdi. Zaten birlikteydiler küçük apartman dairelerinde. Haftanın iki üç akşamı gelirdi patron eve! Hakan odasından çıkmaz sabah da erkenden ayrılırdı sessizce..
Bu geliş gidişlere İyicene surat yaptığı bir gün Annesi gözlerine bakarak, “bak Hakan” dediydi büyük bir suçluluk duygusu altında ezilirken. “Hayat kolay değil. Bu adam almasaydı beni himayesine, kuzular gibi çoktan paralardı kurtlar beni! Okuyorsun, üniversiteyi bitiriyorsun. Ya yıllardır onca tahsil paranı nasıl buldum sanıyorsun!? Beni affetmeni istemiyorum ama anla!..”
ASU İLE TANIŞMA: Sınavların başlayacağı dönemdi. Bahar gelmiş yaza dümen kıran mevsim güneşi terletmeye bile başlamıştı. Sabahın dokuzu falandı. Hakan dünkü arbedeli olaylardan sonra dizi dizi üniversitenin kapısına dizilen polislerden birine öğrenci belgesini göstererek hukuk fakültesine doğru ilerlerken, “Hakan, hakannn” diye bir sese doğru dönüp bakıverdikte, sınıfından bir kız grubunun kendine, “gel gel” işaretleri ile el kol salladıklarını görüverdi.. Ağaçlı, çimenlerle kaplı alana yönelip yanlarına gittiğinde kızlardan biri bugüne kadar hiç görmediği bir başka kıza dönerek ve Hakan’ı işaret ederek, “işte sınıfımızın en inek öğrencisi” deyiverdi. Çığlık çığlığa da gülüverdilerdi…
Halâ ciddi anlamda bir kız arkadaşı olmayan Hakan, yüzüne basan ateşle kızarırken aralarından en espritüel olanı, yanında duran bir başka kızı tanıştırdı Hakan’a: “Bu yeni arkadaşımız. Bir alt sınıfta, o da hukukta okuyor. Adı Asu…”
Hakan yeni tanıştığı kıza şöyle bir baktı ve anladı: “İşte yıllardır beklediği kızdı bu! Gök mavisi elbisesine, sanki dünya aransa taransa katiyen bulunamayacak kumral ama canlıymışlar gibi en küçük kıpırtıda elbisesiyle birlikte kat kat açılırken dalgalanan saçları… Ama boynu! Firavunun kraliçesi Nefriti’nin boynu gibi incecik uzun! Taşıdığı yüz, “dur sakın kıpırdama ki seyredeyim doya doya” denecek kadar güzel! Gözleri hiçbir rengin tanımına girmeyen, sonunda “laciverttir”dediğinizde kalıveren gözler! Güzel kızdı Asu.. Fakat çok sonraları anlayacaktı Hakan farkında değildi güzelliğinin. Hatta “ne zaman çok güzelsin” dese, “yok canım” diyordu Asu, “sen öyle sandığındandır…”
(…Bir uzun hikâyenin kısalttığım anlatımıdır dedimdi ya! Hiç yazmak istemezdim o meşum sonu hatırlamamak için yeniden!) …Asu ile Hakan o tanıştıkları günden sonra, birbirlerini çeken iki mıknatıs gibi oldulardı. Fakat ne aşk vardı birlikteliklerinde ne cinsellik denemeleri! Üstelik sonu da çok hazin bir olayla bitti!
YAZMALI MIYIM? Eğer devam edeceksem olayın anlatımına evet çünkü Hakan’nın annesine benzer bir olay da Asu yaşıyordu. Fakat Hakan’nın aksine küçükken babası değil, annesi ölmüştü.. Babası orta halli bir sanayiciydi. Sonradan bir başka kadınla başladı yaşamaya. Zaman zaman eve gelir temizlik tertip yapar, hatta çok sık olmasa da bazı akşamlar yatıya kalırdı. Asu aslında orta yaşlı bu güzelce kadına ısınmadı, benimseyemedi, hiçbir kadın anasının yerini tutamazdı. Bu nedenle üvey annesi yerindeki kadını hiç sarılıp öpmedi. Buna karşın kadın Asu’ya her zaman hatta abartılı şekilde iyi davrandı.
ZAMAN YÜRÜDÜ: Bir süre üniversitenin yanındaki bir kafede buluştu Hakan Asu ile. Birbirlerine hayatlarını anlattılar. Biri anadan biri babadan yürek sızısı çekerken bu tesadüfe çok şaştılar.
Hakan ilk kez sevginin hatta aşkın duygularını yaşamaya başladığını anlıyordu. Kıpır kıpırdı içi! Aynaların karşısında daha çok duruyor hiç yapmadığı bir özenle tıraştan sonra losyon sürüyor, Asu ile buluşacağı gün ve saat geldiğinde kuşlar gibi uçtuğunu hissediyordu. Ne var ki “o iki kırık kalp” ne büyük aşka hazırdı ne ötesi birlikteliklere!
AŞK YOK DİYORLARDI: Uzun hikâye bu minval üzere devam ederken, bir gün Hakan “Asu dedi galiba ben sana fena halde aşık oldum…” Şaşmadı Asu, hatta böyle bir itirafı beklermiş gibi başını eğdi “biliyorum” dedi. Ve ekledi:
“Bir gün belki birbirimize gerçekten aşık oluruz. Hele bir bitirelim şu üniversiteyi. Kendimizi birbirimizin kelepçesi yapmayalım. Bugünün masum duygularını yarın sızlanacak vicdan sızısı haline getirmeyelim. Nehirler gibi değil, ırmaklar gibi akalım geleceğe…”
VE KARAR VERDİLER. “sevgi olacak ama aşk olmayacak.. Arkadaşlık olacak ama seks olmayacak” ilişkilerinde…
Büyük macera bilmedikleri o hazin sona doğru dümen kırarken artık Hakan ile Asu birbirlerini seven ama aşkı yaşamaktan kaçınan iki arkadaştılar.. Bazan arzular yendiğinde ant’larını, birbirlerinin gözlerine bakar bakmaz anlarlar, kızaran yüzleriyle başlarını eğerlerdi önlerine… “Aşk yok, cinsellik yok” diyerek!
Kısaca eşi benzeri olmayan bir ilişkiydi Hakan ile Asu’nunki. Ta ki o “meşum anı yaşayana” kadar. Ta ki yıkılana kadar hayalleri! Ve tabi o hazin son… (Gelecek hafta da bunları anlatırım.)
































