Bütün olay yada sorunların kökenindeki asıl neden, “olağanüstülüğü,” olağanüstü yönetim becerisinde sistemleştirip kurumlaştıramamaktır..
Çok zor olduğunu kabul edenlerdenim.. Hatta kendilerini “yönetici” olarak öne atanlara dozu artırılmış serzenişlerde bulunma hakkımızın olmadığına da inanırım. Çünkü onlar “olağandışı” bir devletin” olağanüstü siyasasıyla ekonomisini yüklenirlerken ellerini taşın altına koyanlardır..
Ki ne diyordu Nazım Hikmet? “Ben yanmasam sen yanmasan nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.”
Nitekim htırlamakta yarar vardır: Bir süre önce andığımız toplum liderlerimiz, onları desteleyen arkadaşları kendilerini feda edercesine toplumun önüne atmasalardı, Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve egemenlik hakkını kendileri için ulusal dava yapmasalardı, bugün bu adada neyi niçin tartışır oldurduk bilemiyorum.. Bilemiyorum ama her halde “tanınmamış” da olsa “devlet olduğumuzu tartışamazdık!
Hatta “evet devlet olduk ama devlet olamadık” diyerek kendi devletsek özeleştirimizi de yapamazdık!
FAKAT! Bu olağanüstülüğü de kabul etmememize karşılık, devletin tüm organlarını bir araya getirerek bu kez de ikide birde hükümet yıkıp seçim yaparak, seçim yapıp hükümet kurararak kendimize özgü bir sistem oluşturduk mesela koronavirüsü hafif arızalarla atlatma başarısı gösterebilme becerisinde..
Bugün de benzer bir süreçte anomaliler yaşamış da olsak aşılama safhasına bile vardık.. Yani sorunlarımızı olağan dışı devlet yapımızla aşmaktayız.. Ki bizim için bunlar “olağan ötesi” olmalıdırlar..
Kİ dünyanın büyük ülkeleri koronavirüsten kırılıyorlar! Nitekim İngiltere’den gelen haberlerde Kıbrıslı Türk kardeşlerimizin de ölüm haberlerini alıyoruz.
Bunlardan biri geçen hafta Allah’ın rahmetine kavuşan halamın kızıydı.. Öksüre öksüre, boğula boğula ölmüş.. Ölmüş ki Londra’daki sağlıkçılar için sanki eceli gelmiş kabulünde! Kalan sağlar bizimdir tevekkülünde!
İŞTE burada KKTC’nin Sağlık Kurumlarını, ilgili doktor ve sağlık çalışanlarını kutlamak isterim. Böylesi olağanüstü bir devlette olağanüstü bir virüsle mücadele etmek, bu mücadelede başarılı olmak kolay değildir..
Hem de toplumun bir yarısından takdir öteki yarısından tekdir görürken.. VE şunu da ekliyorum: Rum yönetimi ve anası Yunanistan 47 yıldır bizi kendi içimize hapsetti! Bir siyasi sorun (Rumlar açısından söylüyorum) bu kadar güzel sürdürülemezdi! Türk toplumu “çözüm umutlarında” ancak bu kadar güzel uyutulurdu!
Neyse ki “ilahi adalet” de vardır.. Onların yenemedikleri pandemiyi yıllardır haklarını yedikleri Kuzey Kıbrıs Türk halkı en az zararla atlatıyor.. Ki ne derler? Alma mazlumun ahını çıkar zari zari…
***
…KIBRIS siyasi sorununa değinmemek kararında yazdığım yukarıdaki yazımı noktaladıktan sonra bir süredir kafamın bir köşesinde “acaba” sorusuna takılıp kalmış da olsa TC ile Yunanistan arsında 25 Ocak’ta İstanbul’da gerçekleştirilecek “istikşafi müzakerelere” takıldı.
“Takıldı” çünkü bu “müzakere” tarihi belli olduğu günden beridir Yunanistan 25 Ocak’ı dinamitleyecek ne kadar olumsuzluk varsa hepsini de sergilemeye başladı!
Muzırlık ancak bu kadar olur! Sanırsınız ringe çıkmadan önce rakibinin moralini bozmak için durmadan laf sokuşturan boksör! Yapmadığını bırakmadı ki Ankara’nın tahammülüne bravo! Yoksa “al müzakereni başına çal” demek de var. Nitekim Atina’nın sürekli tahrikinin bir nedeni de budur!
Oysa “barışa ve işbirliği ile yakınlaşmaya inanmış bir ülke, tam aksine böylesi önemli bir toplantı öncesinde siyasi havayı yumuşatacak söylem ve davranış gösterilerinde bulunurdu!
Oysa Yunanistan bırakın Türkiye’ye karşı olduğu açık seçik belli olan harıl harıl silahlanmayı; İyon denizindeki adaların karasularını 123 mile çıkartırken Ege denizinde de benzer tasarruflarda bulunacağını açıklamakta, yani Türkiye’yi hem kızdırmaya hem de tahrik edip hasmane açıklamalar yapmaya zorlamaktadır!
Amerika ile Girit adası etrafında askeri tatbikat yaparken de tüm bölgeyi egemenlik alanı içine katacak ne varsa hepsini gerçekleştirmeye çalışmaktadır…
YANİ “istikşafi müzakerelerden” önce Yunanistan’ın Ege ve Girit ile öteki denizlerdeki adacık ve kayalıklarında olagelen ne kadar gaspı varsa, Türkiye’nin hepsini de “resmen tanımasını” teklif edeceği bir emrivaki ortamı yarattı!
Tabi ki bunun adına “politika” denmez “tahrik” denir!
Ki yetmediği yerde daha geçen gün Yunanistan Dışişleri bakanı Dendias Türkiye’deki Rum azınlığın haklarının korunmadığına yönelik de açıklamada bulundu..
Kısaca “kapsamlı görüşmeleri” dinamitlemek için elinden geleni yapıyor ki Türkiye’nin AB ile kurmaya çalıştığı diyalogun, yeniden başlatılacak yapıcı ilişkilerin önünü tıkayacak bir siyasi ortam yaratsın!
Yabancısı olmadığımız bayatlayıp kokuşmuş bir “propaganda!” Benzerini bu tarafta Anastasiadis sergiliyor!
***
KISACA TAKILDIĞIM: (AMAN PETROL, CANIM PETROL!)
Ve ne oldu. Değil mi ki Arıklı Enerji Bakanıdır.” Böyle durumlarda ne yapar Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanları? Bir yerlerden yakıt tedarikine gider.. O yer de Türkiye’den başkası değil elbet!
Hayır! Kıb-Tek öyle demiyor. Mart ayına kadar stokumuz vardır diyor. Uluslar arası ihaleye çıkılsın diyor! Ki şartların yerine gelmesi için 3 aylık süre gerekiyormuş!
Anında Kıb-Tek’in sendikası El-Sen de devreye giriyor ve diyor ki Bakana (çok kısaca) sen bizim işimize karışma! Biz ne yaptığımızı biliriz! (Yani benzer beyanatlar!)
BENİ İlgili Bakan Arıklı ile El Sen’in tartışması ilgilendirmez!
Fakat bir ülkenin “Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı” ile bir Sendika’nın haklı veya haksız olmalarının ötesinde memleketin elektrik akımını sağlayan yakıtın temini konusundaki tartışmaları ilgilendirir..
Çünkü ortada “seçilmiş” enerjiden sorumlu bir “Bakan..” Ve bizatihi “enerji üretiminden” sorumlu kurumun seçilmiş bir sendikası vardır. Ve ben burada, varsa verilecek bir acil karar, “kararı kimin vermesi gerektiğini” gözlerim.. Yada “ortak bir konsensüste alınacak kararı beklerim!”
OYSA KKTC’de bu benzeri sorunlar yıllar yılıdır kavga edilerek çözümleniyor..
İşte bir yenisi daha! Bir yanda devletin Enerji Bakanı öte yandan çok önemli bir enerji kurumunun sendikası! “Aman petrol canım petrol diye diye… Yok oynamıyorlar! Kavga ediyorlar!
































