Kıbrıs küçük bir yer.
Ama küçük olmanın özellikleri artık kalmadı denebilir…
…
Adaya gelen her yabancının dikkatini çeken önde gelen özelliklerinden biri de buydu…
…
Şimdi ne diyoruz?
Kimin eli kimin cebinde!
Bir zamanlar öyle değildi.
Sanki herkesin eli, herkesin cebinde gibiydi…
…
George Blount Pursey 1943 yılında Kıbrıs’a gelmiş ve ölünceye kadar da burada yaşamış.
1976 yılında ölmüş Pursey.
Kıbrıs basınına da emeği geçmiş, gazeteler yayımlamış…
…
Ada küçük ya.
Herkes birbirini biliyor.
Bu durumu ilginç bir gözlemle anlatıyor Pursey.
…
Henüz, telekomünikasyon yeni kurulmuş.
Hizmet verilen çevreler de yönetimdeki zevat ve şeherin ileri gelenleri.
Yani, telefon falan çok yaygın değil.
Henüz her evde yok.
Pursey diyor ki, böyle bir durumda, birini arayıp da bulamadığınızda, santral memuru telefonla bulunamayan kişinin nerede olabileceğini size söylermiş…
…
Büyük ülkelerde yaşanmayan bu özelliklerle karşılaşan yabancıların hayretine şaşmamak lazım.
Adada insanlar arasında yaşanan bu sıcak ilişkiler yüzünden birçok yabancının Kıbrıs’a gelip yerleştiği bilinir.
Küçük ülke; sıcak ilişkiler…
…
Böyle ülkelerde büyük işler yapmaya kalkışırsanız tostlarsınız…
…
Pursey’in anılarına göre, 1934 yılında adanın yıllık bütçesi 300 Bin Kıbrıs Lirası imiş…
O dönemlerde yoksulluk vardı ama ülkenin batması çıkması düşünülemezdi bile…
…
Bir de şimdi büyük ekonomiler, büyük işler yapılacak diye, adanın geldiği hale bakın…
…
Bir başka İngiliz yazarı Patrick Balfour adayı 1950’li yıllarda ziyaret etmiş.
Bir de kitap yayınlamış.
Kitabın adı “Öksüz Bırakılmış Ülke” (The Orphaned Realm).
…
Gerçekten de böyle.
Yüz yıllardır öksüz bir ada olarak görüldü burası…
…
Ama, öksüzlüğüne rağmen Balfour’un dikkatini adadaki insanların barış içinde yaşamaları çekmiş.
Rahmetli Haşmet Gürkan bu kitap kapağını şöyle tarif eder:
“Deniz kenarında Yunan bayraklı bir kilise, önünde çift süren bir Türk, biraz önde İngiliz bayraklı bir polis istasyonu, onun üst başında Türk bayraklı minaresiyle bir cami, oturan bir papaz, çevresinde Kıbrıslı tipleri, bir duvarda ‘Zirto Enosis’ yazısı ve ağzında zeytin dalıyla bir beyaz güvercin… Kısacası 1949-50 yıllarının barış ve hoşgörü içindeki Kıbrıs’ını çok güzel yansıtan bir kompozisyon.”
…
Bir de şimdiki haline bakın…
Ne kompozisyon!..
…
Lefkoşa’nın o dar ve kıvrımlı sokaklarına girildiğinde en çarpıcı görüntülerden biri, iki karşılıklı evin dışa bakan pencerelerinin bir birlerine ne kadar yakın olduğudur.
O pencereler dışarıya uzanan cumbalı kısımda olursa, görüntü daha da hoştur.
Bu çarpıcı görüntü yukarıda adına atıfta bulunduğumuz İngiliz yazarın da dikkatinden kaçmamış.
Kitabında “…karşılıklı pencerelerinden insan el sıkışabilir” diye yazıyor…
…
Biz o herkesin hayran olduğu, kitaplarına kaydettikleri köşkleri, evleri, pencereleri daha sonra terk edecektik…
…
Düştüğümüz hale bak…
…
Adamız küçük.
Ölülerimiz de üst üste gömüldü bu adada.
Osmanlı döneminde Kıbrıslı Sadrazam Kamil Paşa Arab Ahmet Camii’nin avlusunda gömülüdür.
Denildiğine göre, o avluda bazı mezar taşları bulunmuş.
Bazı yazarlar bu taşlardan 25 tane bulunduğunu yazar.
İki tanesi dönemin önde gelen varlıklı ailelerinden Lois De Nores (1349) diğeri Franciscus Cornar (1390).
De Nores, Tripoli Kontları olarak da biliniyormuş.
Surların yapımına yaptıkları katkıdan dolayın da tabyaların birinin adı Tripoli Tabyası olarak konmuş…
…
Bir de Kraliçe var.
Kıbrıs’ın son Kraliçesi Caterina Cornaro’nun da Arab Ahmet Camii’nde gömülü olduğu sanılıyor…
…
Üst üste yatıyoruz.
Kemiklerimiz birbirine karışmış.
Bir zamanlar birbirlerinin başlarını almak için kılıç sallayanlar, gün gelmiş aynı topraklarda ve aynı mezarlarda yatar olmuşlar…
…
Her sokakta, her pencerede, her tabyada gizli bir hikaye.
Kültürlerin iç içe geçtiği sokaklar, evler, surlar…
…
Pursey “Öksüz bırakılmış ülke” demişti.
Pursey’den yüz yıllar önce biri daha demiş böyle bir şeyi.
Haşmet Gürkan’a göre, Lusignan dönemi vakanüvisti Leondiyos Maheras’ın da
bir görüşü var bu ada için.
Şöyle diyor: Denizin ortasında bir kaya üzerinde kurulu, çevresi denizlerle kuşatılmış yoksul bir ada ve öksüz bırakılmış bir ülke…
…
Nice yüz yıl geçti.
Hala öksüz…
































